Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

18 Mart 2009 Çarşamba

33. Bölüm

Annemin ölümünden sonra



Ölüm üzerine şimdiye kadar çok fazla yazı okudum ama bana ölümle nasıl başa çıkılacağını hiçbirinin anlatabildiğini sanmıyorum. Ama hayatımın akışını değiştiren her ölümden sonra bu olayların hayatımıza getirdiği şeyin kaybetme hissi olmadığını anladım. Bir şey kaybetmiyoruz. İçimizi acıtan, gideni düşünerek ciğerlerimize hapsettiğimiz her derin nefeste kalbimizin üzerinde amansızca tepinen şey kaybetme hissi değil; hayatımızda birden bire ortaya çıkan muazzam boşluk.



Kaybetme hissine alışıyor çünkü insan. Kayıp giden şeyin bir daha asla size geri gelmeyeceğini kabul etmeniz fazla zaman almıyor. Yavaş yavaş unutuyor ve hayatınıza devam ediyorsunuz bir şekilde. Ama işte her kayıbın ardından hayatımızın birden bire boşalması ve o boşluğu bir şekilde doldurmaya çalışmak gerçekten insanı kahreden, ölümün kucağımıza bıraktığı en gerçek sorun. Düşünsenize, annenizin var olduğu zamanlarda onunla geçireceğiniz bol zamanınız ve hafızanıza eklenecek milyon anı olduğunu düşünüyorsunuz. Hiç gitmeyeceğini, hayatınızın bir köşesinde ilelebet bir yer kaplayacağına kendinizi inandırıyorsunuz. Bir gün ise yok oluyor. Birileri annenizin ölü bedenini yıkayıp, kefen isimli beyaz beze sarıp toprağın altına gömüyor ve hayatınızı yönlendiren, sizi büyüten, emziren, yediren kadın artık yok oluyor. Ebediyen hayatınızdan silinip gidiyor. Geride bıraktığı yalnızca eskiyecek fotoğraflar ve sizinle beraber toprağa girdiğinde yok olacak ufak anılar. Hayatınız plastik bir bidon kadar boş ve sahilde kum tanelerine yazılmış bir aşk hikayesi kadar manasız. Hayat insanı nasıl sarsacağını çok iyi biliyor.



Evet, annem ölmüştü. Haberi aldığım gece çok sarsılmıştım. Bizimkiler beni teselli etmeye çalıştılar tabi ama hiçbir şeyi gözüm görmüyordu. Bütün gece bahçenin tam ortasına koyduğum sandalyenin üzerine tüneyip mehtabı seyrettim. Pek ağlamadım. Ağlayamadım. Yalnızca gökyüzüne baktım. Yıldızlar bile gözüme sönük görünene kadar, sabah olup hayat tekrar başlayana kadar hiç kıpırdamadım yerimden.



Toparlandık ve İstanbul'a hareket ettik. Yol boyunca kimsenin ağzını bıçak açmadı. Ben ise arka tarafta yalnız başıma oturup arada bir de uyumak dışında hiç ama hiçbir şey yapmadım. Bir de mektup yazdım tabi anneme; onu uğurlamak, ona son sözlerimi söylemek için. İşte o mektup:



“Sevgili anne.



Kendimi suçlu hissediyorum. Ben orada olsaydım bunların hiçbiri olmayacaktı belki. Babamın ölümünden sonra seni hayata bağlayan tek şeyin ben olduğumu aptal kafam sen öldüğünde anladı sanırım. Çok özür dilerim. Sana iyi bir evlat olamadım. Önce başka bir ülkeye eğitim almaya gittim ve seni yalnız bıraktım sonra ise kendimi ufak bir maceraya inandırıp yine uçtum beni sımsıkı sarmayı iyice özlemişken kolların. Gitmeme kızmadığını biliyorum ama gitmemeliymişim. Seni yalnız bırakmamalıymışım anne. Çünkü sensiz kalmaya daha ben hazır değilmişim.



Gittin. Sonbaharı beklemeden göçen göçmen kuşlar misali uçup gittin ellerimden. Bir daha kokunu duyamayacağım. Bir daha omzuna başımı yaslayıp sana hiç gitmeyecekmişsin, hep yanımda olacakmışsın gibi sarılamayacağım. Sesini bir daha işitemeyecek kulaklarım anne. Gözlerindeki buğuyu bir daha göremeyeceğim. Öpemeyeceğim bir daha seni, dokunamayacağım saçlarına, yatamayacağım dizine, tutamayacağım hayatımı daha güzel bir hale getirmek için nasırlanmış pamuk ellerini. Gittin anne. Unutulmuş bir şarkı gibi gittin ezberimden. Yakalayamadığım hayallerim gibi, İstanbul'un kahverengi sokaklarında rüzgarın sürüklediği bir poşet gibi gittin. Bir helallik bile alamadan ben senden.



Sensiz, senin sesinden arındırılmış bir hiç olacak evimiz. Sensiz ben bir çöp konteynırına bırakılmış bir köpek ölüsü gibi yalnız olacağım. Eskisi gibi olmayacak anne hiçbir şey. Tadı olmayacak yemeklerin, solacak bütün çiçekler bahçedeki, yıllardır baktığın muhabbet kuşumuz ötmeyecek artık neşeyle; bahar gelince. Sensiz olmayacak anne; sensiz biz, yapayalnız eskisi gibi hiçbir zaman olamayacağız.



İyi yolculuklar anne. Seni hiçbir zaman, hiçbir zaman, hiçbir zaman unutmayacağım.”









Ve dört gün sonra İstanbul'a geldik. Beni karşılayacak bomboş, annesiz bir eve kendimi hazır hissediyordum.

3 yorum:

flynobject* dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
SeLLyN dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
Orbay dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.