Biber gazı hoş değildi. Ön saflarda bulunan insanların kafalarından sekmesi, düşenin yerden kaldırılmadan sürüklenerek götürülmeye çalışması, polisin devletine vatandaşını öldürebilecek kadar bağlı olduğunu canlı canlı görmek hiç ama hiç hoş değildi.
80 yıllarında bile en azından gizli saklı yapılırdı bu işler. Meydanlarda, bütün dünyanın gözü önünde insanlara işkence yapmak darbeci zihniye bile göze almamıştı. Hapishanedeyken insana dışarıdaki siyasi gündem önemsiz geliyor. Haberimiz vardı tabi ki ama bu kadar kötü olduğunu bilseydik yakardık hapishaneleri... ufak bir topluluğa bunu yapıyorlarsa... ya iki ay önce olanlar?.. ya Gezi?
…
…
…
-Uyandı mı şerefsiz?
-Uyandı abicim, uyandı.
-He o zaman yaz.
Kafama şişeyi geçirdiklerinde bir taşa çömelmiş, uzaktan izlediğim kalabalığı sanki içindeymiş gibi yazıyordum.
-Hehaehaha! Naber lan yazar, katil, manyak? Bir de solcu diye geçinirsiniz, fersah fersah yalan döktürmüşsün. Ne iş?
Emre kafasını kaldıramadan, göz ucuyla karşısındaki adamın ayakkabılarına baktı. Kimdi bunlar? Kafasında uğultulu bir acı, ağzında kan tadı vardı. “Ne?” diyebildi sadece. “Nasıl?” sorusu ağzından çıkmadı.
-Emre bey, merhaba. Biz de sizi arıyorduk. Not defterine bakılırsa manita uğruna dağları yakacak seviyeye gelmişsin ama bizim bildiğimiz kadarıyla Emre Akçay böyle bir insan değil. Nasıl desem? Devlet düşmanı, milletvekili katili… çocukluk hikayen mi lan bu? He?
-Halim ağbi bak ne yazmış? “Kaçalı iki gün olmuştu ve mahalleme, Gülşah'ın yanına dönmenin erken olduğunu düşündüğüm için İstanbul'da zaman öldürüyordum. Beşiktaş semtinde, köşe başlarında, meyhane diplerindeydim. Kaçışımız ile alakalı halen bir haber görememiş olmam kafamı kurcalıyordu.” Hapishaneden kaçmış arkadaş… güya…
-Hayatı yalan!.. bu günlük neredeydi lan? Nereden buldun? Konuş!.. amına koduğumunun manyağı seni..
Derin bir nefes çekti Emre, “Ebenin amından buldum.” diye fısıldadı. Bunu duyan Halim isimli şahıs sağ elinin tersiyle Emre’nin elmacık kemiğine sertçe vurdu.
-Yavaş yavaş gideceğiz. Haluk yaz, az biraz gerçekçi olsun bari hikayesi.
Karşımdaki izbandut gibi adam kendilerine yardımcı olmadığım için suratıma bir tane geçirdi. Haklılardı, hayatım boyunca yalan söylemekten başka bir şey yapmamıştım.
-Selimciğim, Emre beye hayatını özet olarak geçebilir misiniz?
-Tabi ki…
-Lütfen tarzına sadık kalalım, tadımız kaçmasın.
-Tabi ki tabi ki…
-Ben Emre, 12 Şubat 1976 yılında Zeytinburnu’da doğdum. Babam godoş bir solcu, annem muhtemelen orospuydu. 31. Aralık 1985 yılına kadar ot gibi yaşadım. O yıllarda babam orospu çocukluğunu abarttığı için kayboldu. Bu kayıp canımı sıktığı için 29 Ekim 1992’de babamın silahıyla dönemin dışişleri bakanı Rasim Erdoğdu’yu geçit töreninde vurup kaçtım. Polis beni üç saatte yakaladı ama silahı bulamadılar. Mahkemede sürekli Gülşah isimli bir kızdan bahsettim ama kimseyi deli olduğuma inandıramadım. Yaşım 18’den küçük olduğu için 15 sene hapis cezası aldım ama 2001 yılı Ocak ayında Genel Af sayesinde özgürlüğüme ve şerefsizliğime geri döndüm. Orospu çocukluğu bu ya bu sefer de yine dönemin dışişleri bakanı olan Erdoğan Soru’yu metresiyle birlikteyken basıp öldürdüm. Mahkemede yeniden Gülşah isimli bir kızdan bahsettim, yine kimse inanmadı. Ta ki 2004 yılına kadar… bir gün koluma tırnaklarımla Gülşah yazmaya karar verdim. Planım bunu gören birilerinin yukarıya haber uçurmasıydı. Bir kısım şerefsiz solcunun da devreye girmesiyle planım tuttu ve o günden sonra bir akıl hastanesi tarafından misafir edildim. 2013 yılı Haziran ayı sonunda ise akıl hastanesinden “Artık manyak değilim.” diye ayrıldım. Bu sefer planım, başbakanı öldürmek!..
Emre’nin gözlerinden iki damla yaş süzüldü ve başını kaldırıp Halim’in gözlerinin içine baktı, kızmış görünüyordu. “İsyan değil şarap şişesi sektirmek; biat!” diye bağırdı.
-Sonra?
“Haşin ya da canlı değil kırmızı… gerçek.” diye mırıldandı.
-O zaman buyur Emre bey, kulak kestik dinliyoruz. Nedir gerçek?
...
Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
3 Şubat 2015 Salı
31 Ocak 2015 Cumartesi
Sondan Sonra-Üçüncü Bölüm
Sondan Sonra-Üçüncü Bölüm
Kaçalı iki gün olmuştu ve mahalleme, Gülşah'ın yanına dönmenin erken olduğunu düşündüğüm için İstanbul'da zaman öldürüyordum. Beşiktaş semtinde, köşe başlarında, meyhane diplerindeydim. Kaçışımız ile alakalı halen bir haber görememiş olmam kafamı kurcalıyordu.
Sahile inmiş, martıları izliyordum, temel amacım tabi ki bu değildi ama o an bu temel amaç için herhangi bir çaba içinde olmadığım için bu doğrudan ne yaptığımı söylemek daha mantıklı geldi. Vapurdaydım, Kadıköye gidiyordu vapur ve bu yolculukta bahsi geçen metal yığınına eşlik etmeye karar vereli otuz dakika olmuştu.
Barakhanemden çıkarken aslında planım bu değildi. Beyoğluna gidecek, yalnız hallerimle bira şişeleri yuvarlayacak, yuvarlamadan önce içindeki içmemiz de gerekiyor tabi biliyorsunuz, sonra da inime geri dönecektim. Bu fikir kafamın bir kenarında tutuşturulmuş bir şekilde, Fooled Around and Fell in Love dinleyerek Beşiktaş-Taksim dolmuşlarına ilerlerken yanımdan dört tane BJK formalı genç geçip gitti. Dönüp arkalarından baktım, neden? Tabi ki Beşiktaş semtinde gezen Beşiktaş taraftarı görmek çok acayip bir şey değildi ama zamanlaması manidar geldi. Lig biteyazmıştı, Beşiktaşın herhangi bir iddiası kalmamıştı, maçı da yoktu. Cep telefonundaki saate baktım, zamanım vardı... hapishane kaçkınlarının zamanı inanılmaz boştur; öyle böyle değil. Merak, onları takip etmeye itecekti beni. Gel dedim Merakıma, tuttum elinden ve takibe koyulduk; karşıdan karşıya geçmemiz gerekecekti.
Dediğim gibi semtin içinde formayla gezmek normal ama bu çocuklar semtin içine doğru değil, dışına doğru yönelmişti. Karşıya mı geçeceklerdi? Anadolu yakasında oturduklarını düşündüm. Yine de bu tarafa, formayla gezmeye geldilerse eğer bu kadar erken dönmemeleri lazımdı. Saati merak ediyorsunuz biliyorum, öğleden sonra dört civarlarında anlaşalım. Çocuklar hızlanmışlardı. Merak büyüdü, yanına hayatınızda ne zaman güzel ya da kötü bir şey olacaksa olsa oluşan O Garip Hissi de aldı ve elimi bırakıp çocukların peşinden koşmaya başladılar. Merakımın artık bana ihtiyacı yoktu. Gurur sebepli titreyiveren yüreğimin dürtmesiyle ben de kendimi koşar halde buldum. Her ne kadar büyümüş de olsa benim için hala çocuk sayılırdı Merak ve O Garip His ile beraber benden kaçmalarına izin veremezdim. Baba olunca siz de anlarsınız, eminim.
Kadıköy vapuruna doğru gidiyorlardı. Gişedeydim, hızla geçtim. Görevli kapıyı açık tutmaktan sıkılmış, vapura yetişmeye çalışan insanlara el ederek daha çabuk olmalarını istiyordu. Göz göze geldik, “Hadi .mına koyayım, hadi!” bakışını yakaladım ve bu beni biraz kırdı. Ben daha çok “Hadi kardeş, işimiz gücümüz var.” bakışları bekliyorum bu tip anlarda, ne bileyim. Vapura kendimi atmamla akciğerlerimin bir kısmını ellerimde bulmam bir oldu. “Yine de güzel.” dedim. Her ne kadar yıllar bedenin ani hareketler için kapasitesini düşürmüş olsa da hala vapur yakalayabiliyordum. Bir süre Merak ve O Garip His arkasından izleyiverdim çocukları. Beşiktaşlı gruplarını on kadar hangi takımın taraftarı oldukları belli olmayan on kişilik başka bir grupla birleştirmiş, tarafsızlaşmışlardı. Bir Beşiktaş taraftarı olarak bu ne kadar kalbimi kırsa da Merak ve O Garip Hissin dikkatlerini üzerime çekmemek için sesimi çıkarmadım.
Ve işte martıları izliyordum. Vapurun kıç tarafında, elimde sigara; bulutları arkalarına almış, ekmek peşinde koşan, beyaz ve tüylü yaratıklara kaçamak bakışlar atıyor; çay yudumluyordum.
Vapur aheste aheste iskeleye yanaşırken; sigara, çay molamı bitirmiş, genç güruh ile aramdaki mesafeyi kapatmıştım. Vapurdan inmek için yığınlar halinde çıkış noktalarında kümelenmiş İstanbul insanlarının arkasına sinmiş; Güruh, Merak ve O Garip His beni fark etmesin diye uzaklara bakıyordum.
Müzik çalan teknolojik aletim "Take Me to Heaven" diyordu. "Teknoloji bile başka bir dünya hayali kuruyor" diye geçirdim içimden. Ardından ise Türkçe bir şeyler duymak istediğimi hissedip tek bir hareketle klasör değiştirdim. "Ben kimleyim?" isimli şarkıyı mırıldanmaya Mavi Sakal. Durumuma uyduğunu düşünüp gülümsedim. Müzik aletim, on sekizine yeni basmış bir genç kız gibi hissettiriyordu beni. İnsanların hareketlendiğini fark edince hemen bu düşünceleri savuşturdum ve kendi kendime biçtiğim fantastik görevime geri döndüm. Güruhum birer birer vapurdan iskeleye atlamaya başlamıştı.
Çiçekçileri geçip kavşağa geldik, takipteydim; kavşaktan zıplayıp dört yola doğru devam ettik, takipteydim. Sonunda yol bitti, onlar boğa heykelinin önünde kümelendiler ve ben de uzaktan izlemeye koyuldum. Güruh büyüyordu. Pankartlar çıkmaya başladı. Bir megafon gördüm; yanlış anlamayın, jetonum düşeli takriben beş dakika olmuştu. Bu kelimeyi hala kullananın olup olmadığından pek emin değilim. Yaklaşık olarak diyelim... tahmini de olabilir. Her neyse, bu beş dakika süresinde eyleme dahil olup olmamaktı aklımdaki mesele; bahsetmediğim için üzgünüm. Sebeplerini sıralarsam: Öncelikle yeterince kalabalık değillerdi, karşılarında aynı hızla kümelenen polis sayılarını neredeyse ikiye katlıyordu. Ayrıca uzaktan gördüğüm kadarıyla eylem için gerekli hazırlığı yapmamışlardı, maskeleri yoktu; konumu ele alırsak, kaçmak zorunda kalırlarsa dağılacaklardı; biber gazına maruz kalmama ihtimalleri, herhangi bir memleketim takımının şampiyonlar ligi şampiyonu olma ihtimalinden bile düşüktü. Ve son olarak, giyimlerini göz önüne alırsak çoğu eylem sonrası Kadıköy civarında bira içme planları yaparak gelmişti. Tabi ki bira içme planlarının kötü bir şey olduğunu veya bunu hakir gördüğümü söylemiyorum. Yalnızca zor bir durumla karşılaşmaları halinde zihnen de hazırlıksız göründüklerini belirtmeye çalışıyorum. Hapishane kaçkını insanların bu tip detaylara takılması normaldir... sanırım, ve de memleketimizde eylem yapmak dediğimiz; basın açıklaması öncesi biber gazı, eğer yapılırsa basın açıklaması sonrası da tutuklamalar içeren; son derece demokratik bir şey. Yaralı veya ölü olmadığı zamanlar eylemin başarılı geçtiğini, amacına ulaştığını düşünüyorsunuz artık.
Beni katılmak yerine izlemeye iten sebepler ise pek fazla değildi: Eylemin ne hakkında olduğunu bilmiyordum ve mümkün mertebe aranıyordum... hala bir haber görememiş olsam da arandığıma emindim. Aranıyor olmamız lazımdı... koskoca hapishaneden kaçtık ne bileyim? Fark etmemiş olma ihtimalleri yüzde sıfır nokta sıfır sıfır bir... ayrıca Merak ve O Garip His ikilisi dışında tanıdığım yoktu.
Teknoloji, "Mağusa Limanı" isimli şarkıyı çalmaya başlamıştı; kulağıma... megafonun el değiştirdiğini görebiliyordum...
"Uyan Alim uyan, uyanmaz oldu
Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldu"
Kaçalı iki gün olmuştu ve mahalleme, Gülşah'ın yanına dönmenin erken olduğunu düşündüğüm için İstanbul'da zaman öldürüyordum. Beşiktaş semtinde, köşe başlarında, meyhane diplerindeydim. Kaçışımız ile alakalı halen bir haber görememiş olmam kafamı kurcalıyordu.
Sahile inmiş, martıları izliyordum, temel amacım tabi ki bu değildi ama o an bu temel amaç için herhangi bir çaba içinde olmadığım için bu doğrudan ne yaptığımı söylemek daha mantıklı geldi. Vapurdaydım, Kadıköye gidiyordu vapur ve bu yolculukta bahsi geçen metal yığınına eşlik etmeye karar vereli otuz dakika olmuştu.
Barakhanemden çıkarken aslında planım bu değildi. Beyoğluna gidecek, yalnız hallerimle bira şişeleri yuvarlayacak, yuvarlamadan önce içindeki içmemiz de gerekiyor tabi biliyorsunuz, sonra da inime geri dönecektim. Bu fikir kafamın bir kenarında tutuşturulmuş bir şekilde, Fooled Around and Fell in Love dinleyerek Beşiktaş-Taksim dolmuşlarına ilerlerken yanımdan dört tane BJK formalı genç geçip gitti. Dönüp arkalarından baktım, neden? Tabi ki Beşiktaş semtinde gezen Beşiktaş taraftarı görmek çok acayip bir şey değildi ama zamanlaması manidar geldi. Lig biteyazmıştı, Beşiktaşın herhangi bir iddiası kalmamıştı, maçı da yoktu. Cep telefonundaki saate baktım, zamanım vardı... hapishane kaçkınlarının zamanı inanılmaz boştur; öyle böyle değil. Merak, onları takip etmeye itecekti beni. Gel dedim Merakıma, tuttum elinden ve takibe koyulduk; karşıdan karşıya geçmemiz gerekecekti.
Dediğim gibi semtin içinde formayla gezmek normal ama bu çocuklar semtin içine doğru değil, dışına doğru yönelmişti. Karşıya mı geçeceklerdi? Anadolu yakasında oturduklarını düşündüm. Yine de bu tarafa, formayla gezmeye geldilerse eğer bu kadar erken dönmemeleri lazımdı. Saati merak ediyorsunuz biliyorum, öğleden sonra dört civarlarında anlaşalım. Çocuklar hızlanmışlardı. Merak büyüdü, yanına hayatınızda ne zaman güzel ya da kötü bir şey olacaksa olsa oluşan O Garip Hissi de aldı ve elimi bırakıp çocukların peşinden koşmaya başladılar. Merakımın artık bana ihtiyacı yoktu. Gurur sebepli titreyiveren yüreğimin dürtmesiyle ben de kendimi koşar halde buldum. Her ne kadar büyümüş de olsa benim için hala çocuk sayılırdı Merak ve O Garip His ile beraber benden kaçmalarına izin veremezdim. Baba olunca siz de anlarsınız, eminim.
Kadıköy vapuruna doğru gidiyorlardı. Gişedeydim, hızla geçtim. Görevli kapıyı açık tutmaktan sıkılmış, vapura yetişmeye çalışan insanlara el ederek daha çabuk olmalarını istiyordu. Göz göze geldik, “Hadi .mına koyayım, hadi!” bakışını yakaladım ve bu beni biraz kırdı. Ben daha çok “Hadi kardeş, işimiz gücümüz var.” bakışları bekliyorum bu tip anlarda, ne bileyim. Vapura kendimi atmamla akciğerlerimin bir kısmını ellerimde bulmam bir oldu. “Yine de güzel.” dedim. Her ne kadar yıllar bedenin ani hareketler için kapasitesini düşürmüş olsa da hala vapur yakalayabiliyordum. Bir süre Merak ve O Garip His arkasından izleyiverdim çocukları. Beşiktaşlı gruplarını on kadar hangi takımın taraftarı oldukları belli olmayan on kişilik başka bir grupla birleştirmiş, tarafsızlaşmışlardı. Bir Beşiktaş taraftarı olarak bu ne kadar kalbimi kırsa da Merak ve O Garip Hissin dikkatlerini üzerime çekmemek için sesimi çıkarmadım.
Ve işte martıları izliyordum. Vapurun kıç tarafında, elimde sigara; bulutları arkalarına almış, ekmek peşinde koşan, beyaz ve tüylü yaratıklara kaçamak bakışlar atıyor; çay yudumluyordum.
Vapur aheste aheste iskeleye yanaşırken; sigara, çay molamı bitirmiş, genç güruh ile aramdaki mesafeyi kapatmıştım. Vapurdan inmek için yığınlar halinde çıkış noktalarında kümelenmiş İstanbul insanlarının arkasına sinmiş; Güruh, Merak ve O Garip His beni fark etmesin diye uzaklara bakıyordum.
Müzik çalan teknolojik aletim "Take Me to Heaven" diyordu. "Teknoloji bile başka bir dünya hayali kuruyor" diye geçirdim içimden. Ardından ise Türkçe bir şeyler duymak istediğimi hissedip tek bir hareketle klasör değiştirdim. "Ben kimleyim?" isimli şarkıyı mırıldanmaya Mavi Sakal. Durumuma uyduğunu düşünüp gülümsedim. Müzik aletim, on sekizine yeni basmış bir genç kız gibi hissettiriyordu beni. İnsanların hareketlendiğini fark edince hemen bu düşünceleri savuşturdum ve kendi kendime biçtiğim fantastik görevime geri döndüm. Güruhum birer birer vapurdan iskeleye atlamaya başlamıştı.
Çiçekçileri geçip kavşağa geldik, takipteydim; kavşaktan zıplayıp dört yola doğru devam ettik, takipteydim. Sonunda yol bitti, onlar boğa heykelinin önünde kümelendiler ve ben de uzaktan izlemeye koyuldum. Güruh büyüyordu. Pankartlar çıkmaya başladı. Bir megafon gördüm; yanlış anlamayın, jetonum düşeli takriben beş dakika olmuştu. Bu kelimeyi hala kullananın olup olmadığından pek emin değilim. Yaklaşık olarak diyelim... tahmini de olabilir. Her neyse, bu beş dakika süresinde eyleme dahil olup olmamaktı aklımdaki mesele; bahsetmediğim için üzgünüm. Sebeplerini sıralarsam: Öncelikle yeterince kalabalık değillerdi, karşılarında aynı hızla kümelenen polis sayılarını neredeyse ikiye katlıyordu. Ayrıca uzaktan gördüğüm kadarıyla eylem için gerekli hazırlığı yapmamışlardı, maskeleri yoktu; konumu ele alırsak, kaçmak zorunda kalırlarsa dağılacaklardı; biber gazına maruz kalmama ihtimalleri, herhangi bir memleketim takımının şampiyonlar ligi şampiyonu olma ihtimalinden bile düşüktü. Ve son olarak, giyimlerini göz önüne alırsak çoğu eylem sonrası Kadıköy civarında bira içme planları yaparak gelmişti. Tabi ki bira içme planlarının kötü bir şey olduğunu veya bunu hakir gördüğümü söylemiyorum. Yalnızca zor bir durumla karşılaşmaları halinde zihnen de hazırlıksız göründüklerini belirtmeye çalışıyorum. Hapishane kaçkını insanların bu tip detaylara takılması normaldir... sanırım, ve de memleketimizde eylem yapmak dediğimiz; basın açıklaması öncesi biber gazı, eğer yapılırsa basın açıklaması sonrası da tutuklamalar içeren; son derece demokratik bir şey. Yaralı veya ölü olmadığı zamanlar eylemin başarılı geçtiğini, amacına ulaştığını düşünüyorsunuz artık.
Beni katılmak yerine izlemeye iten sebepler ise pek fazla değildi: Eylemin ne hakkında olduğunu bilmiyordum ve mümkün mertebe aranıyordum... hala bir haber görememiş olsam da arandığıma emindim. Aranıyor olmamız lazımdı... koskoca hapishaneden kaçtık ne bileyim? Fark etmemiş olma ihtimalleri yüzde sıfır nokta sıfır sıfır bir... ayrıca Merak ve O Garip His ikilisi dışında tanıdığım yoktu.
Teknoloji, "Mağusa Limanı" isimli şarkıyı çalmaya başlamıştı; kulağıma... megafonun el değiştirdiğini görebiliyordum...
"Uyan Alim uyan, uyanmaz oldu
Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldu"
18 Ocak 2015 Pazar
Sondan Sonra-İkinci Bölüm
Karanlık, ıslak, çamurlu bir uğraş özgürlük; delilik muhtemel. Yorulduğumu kastetmiyorum tabi; eğlenceliydi. Yine de parmaklıklardan kaçmak için tünelde debelenmek, sonunu bilmediğin bir yolda inanç ve korkuyla el ele ilerlemek ilginç.
Işığı görmeden önce boğulmanın eşiğindeydik. Nefesimiz yetmediği için ciğer doldurma işini sıraya bağladık. Az kalmıştı özgürlüğe… belki… galiba…
Son mektubunu hatırladım sonra…
“Küçük bir korku kaplıyor havayı; dumana inat. Bir hayal sarılıyor toprağın dibine; isyana karşı. Yemen yanıyor dilin elinde; Yemen yanıyor yamanların düşünde.
Gidenin gelmediği diyarlara ait bir hikaye yazıyor eli yazarın; kaybettiği öykülere ait, basit ama manalı, güzel ama çirkin, soğuk ama kaynar. Bir kadın çığlığı salgılanıyor Yemen Dağları eteğinde ve bir gitarist tapıyor notalara kaybetmemek üzere. Ne, nasıl, niye? Kimse sorgulamıyor. Kimse sorgulamıyor olanı ve herkes aynı yere bakıyor; herkes geleceğe bakıyor, herke doğru adamın doğru lafında hipnoza yelken açıyor. Her şey bir tını, her şey bir ahenk, her şey bir mesai oluyor geçmişin ardında kalan bilinmeyen nefes sebebiyle.
Bir kadın var, bir kadın, her şeyin peşinde alev alev koşa duran bir kadın. Ne yan arsa yansın aynı şarkıyı söylemeyi, aynı şiiri okumayı, aynı şekilde yaşamayı bırakmayacak, gururlu bir kadın. Eriyor dağlar önünde, eriyor gökyüzü ölümün başarısız nefesinde, eriyor gökyüzü notalarda sahipsiz, eriyor gökyüzü bilinmeyen şarkılarda, eriyor gökyüzü sesinde şairin. Eriyor gök! Eriyor gökyüzü! Kimse mana veremiyor bu eyleme! Kimse bir kelime daha edemiyor sonuna toprağın... kimsenin işi değil yaşamak, kimsenin harcı değil hayal kurmak, kimsenin peşinde değil Muş'un yolu, kimseni korktuğu değil Dersim artık, kimse söylemiyor kötü şarkılar karşıdaki hakkında! Biliyor herkes artık, içerisi, dışarısı, karşısı, yandaşı, gitarı, sazı, darbukası, davulu; hepsi aynı inancın mahsulü. Biliyor herkes nerede bitecek kavga; bittiği zamana dolacağı zaman sevda. Tekrarları kafasına takmış bir şairin dilinden aktarılıyor her kelime arsızca geçmişin dibine; kimse kaybetmiyor içindeki sevinci, kimse inanmıyor gücüne paranın, kötünün, zorbanın! Yok oluyor Nazım'ın hayal ettiği geçmişte İstanbul'un, yok oluyor Veli'nin deliliğinde şiirleri İstanbul'un, yok oluyor Karaca'nın dilinde melodileri İstanbul'un ve karışıyor buralar Marmara'ya, karışıyor buralar geçmişine İstanbul'un, karışıyor Altınboynuz Kalderon'a, karışıyor mesafeler mesafelere; kimse inanmıyor!
Aslında, kimse inanmasın; burada Gülşah… o bildiğiniz Gülşah, can sıkıntısıyla şeytanlara karışıyor...
Burada kayboluyor bütün melodi Emre, burada yıkıyor tüm inancı kaybolmuşluğun. Burası tam yeri savaşın, burası tam yeri barışın, burası anlaşmaların dibi, burası pazarlıkların muzdaribi, burası çılgınlığı özgürlüğün boşa peşinden koştuğu, burası tanrı'nın, burası var olamayan, olmayan, olamayacak olanın, burası çirkin kraliçe, burası başarısız kral, burası evrene karşı; zaman dahilindeki en büyük inkar.
Ben istiyorum ki kaybolsun bütün geçmiş ellerimizin içine yuva kurup, ben istiyorum ki inanmayalım artık bizim sahibi olmadığımız tanrılara, ben istiyorum ki artık ölmeyelim inanmadığımız şeyler uğruna, ben istiyorum ki yakalım da şu Dünya'yı, görelim kim yanıyor kim yanmıyor aşk uğruna... ben istiyorum ki inandığımız bütün savaşlar bitsin ilk tereddütümüzde, ben istiyorum ki beleşe inanç çalanları asalım kendi idam araçlarımızın içinde.
Sana yazılan bir mektup seninle alakalı olmalı; biliyorum. Bu da biraz bizimle alakalı aslında; kaçıp görmediğimiz şeylerin büyüsü sebebiyle döküldü bu basit kelimeler buralara. Biliyorum, bilinen bir şeyden, sana karşı duyulan özlemimden mesela burada bahsetmek yanlış. O yüzden genişinden giriyorum bütün evrenin. İnandırmaya çalışıyorum bütün evren, bütün bu basit evren bizim. Biliyorum, kelimelerim pek kalıba sığmıyor; ama inan bunlar dandik bir piyano notasında bile kendilerine bir kalıp bulup hale ayak uydurabiliyor.
Bilmiyorum erken mi yoksa geç mi kaldım? Ne desem boş ama; biliyorum şunu desem, şu kelimeleri desem mutlu olacaksın. Biliyorum şu kelimere inanarak dile getirdiğimde kendini güzel hissedeceksin...
Seviyorum seni... bütün üç noktalara rağmen. Ki bu güzel şey; sanırım.
Ki bu güzel şey Emre; Yağmur, sanırım...
Yağmurum ol boşluğa düştüğüdümde…”
Geliyorum Gülşah. Geliyorum. Bize geliyorum. Bizim için, toprağın içinden geliyorum...
Işığı görmeden önce boğulmanın eşiğindeydik. Nefesimiz yetmediği için ciğer doldurma işini sıraya bağladık. Az kalmıştı özgürlüğe… belki… galiba…
Son mektubunu hatırladım sonra…
“Küçük bir korku kaplıyor havayı; dumana inat. Bir hayal sarılıyor toprağın dibine; isyana karşı. Yemen yanıyor dilin elinde; Yemen yanıyor yamanların düşünde.
Gidenin gelmediği diyarlara ait bir hikaye yazıyor eli yazarın; kaybettiği öykülere ait, basit ama manalı, güzel ama çirkin, soğuk ama kaynar. Bir kadın çığlığı salgılanıyor Yemen Dağları eteğinde ve bir gitarist tapıyor notalara kaybetmemek üzere. Ne, nasıl, niye? Kimse sorgulamıyor. Kimse sorgulamıyor olanı ve herkes aynı yere bakıyor; herkes geleceğe bakıyor, herke doğru adamın doğru lafında hipnoza yelken açıyor. Her şey bir tını, her şey bir ahenk, her şey bir mesai oluyor geçmişin ardında kalan bilinmeyen nefes sebebiyle.
Bir kadın var, bir kadın, her şeyin peşinde alev alev koşa duran bir kadın. Ne yan arsa yansın aynı şarkıyı söylemeyi, aynı şiiri okumayı, aynı şekilde yaşamayı bırakmayacak, gururlu bir kadın. Eriyor dağlar önünde, eriyor gökyüzü ölümün başarısız nefesinde, eriyor gökyüzü notalarda sahipsiz, eriyor gökyüzü bilinmeyen şarkılarda, eriyor gökyüzü sesinde şairin. Eriyor gök! Eriyor gökyüzü! Kimse mana veremiyor bu eyleme! Kimse bir kelime daha edemiyor sonuna toprağın... kimsenin işi değil yaşamak, kimsenin harcı değil hayal kurmak, kimsenin peşinde değil Muş'un yolu, kimseni korktuğu değil Dersim artık, kimse söylemiyor kötü şarkılar karşıdaki hakkında! Biliyor herkes artık, içerisi, dışarısı, karşısı, yandaşı, gitarı, sazı, darbukası, davulu; hepsi aynı inancın mahsulü. Biliyor herkes nerede bitecek kavga; bittiği zamana dolacağı zaman sevda. Tekrarları kafasına takmış bir şairin dilinden aktarılıyor her kelime arsızca geçmişin dibine; kimse kaybetmiyor içindeki sevinci, kimse inanmıyor gücüne paranın, kötünün, zorbanın! Yok oluyor Nazım'ın hayal ettiği geçmişte İstanbul'un, yok oluyor Veli'nin deliliğinde şiirleri İstanbul'un, yok oluyor Karaca'nın dilinde melodileri İstanbul'un ve karışıyor buralar Marmara'ya, karışıyor buralar geçmişine İstanbul'un, karışıyor Altınboynuz Kalderon'a, karışıyor mesafeler mesafelere; kimse inanmıyor!
Aslında, kimse inanmasın; burada Gülşah… o bildiğiniz Gülşah, can sıkıntısıyla şeytanlara karışıyor...
Burada kayboluyor bütün melodi Emre, burada yıkıyor tüm inancı kaybolmuşluğun. Burası tam yeri savaşın, burası tam yeri barışın, burası anlaşmaların dibi, burası pazarlıkların muzdaribi, burası çılgınlığı özgürlüğün boşa peşinden koştuğu, burası tanrı'nın, burası var olamayan, olmayan, olamayacak olanın, burası çirkin kraliçe, burası başarısız kral, burası evrene karşı; zaman dahilindeki en büyük inkar.
Ben istiyorum ki kaybolsun bütün geçmiş ellerimizin içine yuva kurup, ben istiyorum ki inanmayalım artık bizim sahibi olmadığımız tanrılara, ben istiyorum ki artık ölmeyelim inanmadığımız şeyler uğruna, ben istiyorum ki yakalım da şu Dünya'yı, görelim kim yanıyor kim yanmıyor aşk uğruna... ben istiyorum ki inandığımız bütün savaşlar bitsin ilk tereddütümüzde, ben istiyorum ki beleşe inanç çalanları asalım kendi idam araçlarımızın içinde.
Sana yazılan bir mektup seninle alakalı olmalı; biliyorum. Bu da biraz bizimle alakalı aslında; kaçıp görmediğimiz şeylerin büyüsü sebebiyle döküldü bu basit kelimeler buralara. Biliyorum, bilinen bir şeyden, sana karşı duyulan özlemimden mesela burada bahsetmek yanlış. O yüzden genişinden giriyorum bütün evrenin. İnandırmaya çalışıyorum bütün evren, bütün bu basit evren bizim. Biliyorum, kelimelerim pek kalıba sığmıyor; ama inan bunlar dandik bir piyano notasında bile kendilerine bir kalıp bulup hale ayak uydurabiliyor.
Bilmiyorum erken mi yoksa geç mi kaldım? Ne desem boş ama; biliyorum şunu desem, şu kelimeleri desem mutlu olacaksın. Biliyorum şu kelimere inanarak dile getirdiğimde kendini güzel hissedeceksin...
Seviyorum seni... bütün üç noktalara rağmen. Ki bu güzel şey; sanırım.
Ki bu güzel şey Emre; Yağmur, sanırım...
Yağmurum ol boşluğa düştüğüdümde…”
Geliyorum Gülşah. Geliyorum. Bize geliyorum. Bizim için, toprağın içinden geliyorum...
10 Ocak 2015 Cumartesi
Sondan Sonra-Birinci Bölüm
Sondan Sonra-Birinci Bölüm
Aradan yedi yıl geçti. Bu cümleden olayların nasıl geliştiğini anlamışsınızdır. Aradan yedi yıl geçti. Saatin öneminin olmadığı bir yerde havanın kararmasını bekledim, yedi yıl. Hatamı özümsemeye, büyümeye çalıştım. Karanlıkla dost oldum, aptallığıma yandım da durdum. Aşkın bile rengi değişti yedi yılda... özgürlük diye sayıklayıp duruyor hatıralarımda.
Yıl 2000, deprem sonrası, hapishanedeyim.
...
Bir şeyi yapsam mı
yapmasam mı diye düşündüğüm anın veya anların sonrasında,
yaptığımda onu şimdiye kadar hiç ama hiç pişman olduğumu
hatırlamıyorum. Öncesinde, niyeyse insan; kendini tutmaya
çalışırken, geri adım atmayı düşünürken; pişman olacağını
sanıyor. Çok mantıksız, dediğim gibi pişman olmuyorsan,
olabilecek bir durumda da değilsen, eninde sonunda da onu yapacaksan
zaten niye böyle düşünüyorum ki? Niye böyle düşünüyorsun
ki? Niye böyle düşünüyoruz ki? Çevremiz mi etkiliyor bizi
böyle? Bütün geri adımlarımız aslında başkalarının adım
atmadıkları zamanların, cesaret edemedikleri anların yansımaları
mı acaba? Aslında asıl pişmanlık, yani yapamamaktan kaynaklanan
sanki yaptığının sonuçlarıyla yer değiştiriyor aklında.
Toplumun kendi psikolojik çıkmazlarında oluşturduğu duyarlılık,
minik oyunlar oynuyor bize. Bu bir açıdan güzel, çünkü böyle
bir şey olmasaydı, bu konu hakkında farkındalık edinip bunu
anlatamayacaktım muhtemelen. Bir açıdan da kötü, ne kadar uzaklaşmaya çalışsan da bir
şekilde benzemeni sağlıyorlar demek ki.. hainler.. sevdiklerinden
yapıyor da olabilirler.
...
Saatin öneminin olmadığı bir yerde havanın kararmasını beklemek manasızdır. Ama bugün değil, bugün gecenin de, karanlığın da, saatlerin de, dakikaların da, saniyelerin de ayrı ayrı önemi var. Özgür insanın sevdasıdır zaman, özgürlük uzak değil, özgürlüğe sadece bir iki saat kaldı. Özgür insanın sevdasıdır zaman, özgürlüğümüz dört nala, özgürlüğe sadece bir iki adım kaldı.
İçeriye girdiğim gün, içeri girmem gerekiyordu. Sevmeyi filmler yerine yaşayarak öğrenmeyi seçmiştim ve bir hata... bir hata... yalnızca bir hata... ilginç gelebilir ama özgürlüğün ne olduğunu, umudu, yaşamayı, sevmeyi vesaire burada tekrar öğrendim. Hem de insanlardan değil; sadece ondan: bir iki mektup ve fotoğraftan. Tahmin ettiğiniz gibi: Gülşah. Bunca kavganın, gürültünün ve acının içinde, gülümsemeye, düşünmeye ve hayal etmeye başladım tekrar; onun sayesinde. Hatalarımı gördüm, niye acı çektiğimi anladım, nasıl daha iyi olabileceğimi çözümledim ve hepsini dediğim gibi bir iki mektupta, bir iki fotoğrafta... artık yeter, çıkmam lazım, çıkmak için sabırsızlanıyorum sanırım.
Buraya ilk geldiğimde uzun süre hücrede kaldım. Hücre cezam bittiğinde ise artık yaşamamın manasının kalmadığını ve ölümün müebbetten çok daha iyi bir seçenek olduğunu düşünmeye başlamıştım. Hapishanede ölmek için bir sürü yol vardı ve ben kendimi asmayı seçmiştim; eski moda ama başarısız olma ihtimali düşüktü.
Daha ilk denememde gardiyan Mustafa'ya yakalanıp hapishane doktorunun karşısına çıkarıldım. Önce doktor biraz hırpaladı, sonra gardiyanlar. Ama kararlıydım, yaşamaktan ümidini kesmiş bir adamı döverek durdurmak imkansızdır. Bir daha denedim ve tekrar yakalandım ama bu sefer doktora götürülmeyip doğrudan hücreye atıldım. Bir süre daha hücrede kalmanın bana iyi geleceğini düşünmüş olmalılar.
İkinci hücre maceramda benimle ilgilenen tek kişi Mustafa oldu. Sürekli soru sorup canımı sıkıyor ve cezamı iyice çekilmez hale getiriyordu. Bir süre sonra, yani sorularına cevap alamamaya başlayınca bana ailesini, çocuklarını anlatmaya başladı. İnadımı kırmaya, benimle dost olmaya çalışıyor gibiydi. Bunların hepsini suçluluk duygusuyla yaptığını fark etmem uzun sürmedi ve bir şekilde muhabbet etmeye başladık ve bu halde geçen bir iki günün sonunda bana doğru bir zarf uzattı; onun yazdığı mektubu...
Pek ışık almayan hücrenin içinde, bir elimde Mustafa'nın verdiği çakmak, bir elimde sigara, ilk kez okudum mahkumluğuma mektubunu.
O günden bugüne kadar mektuplaşmaya devam ettik. Aşkı geçtik sanırım, meşke döndük. Sevgisinden emindim, o zaten... biliyorsunuz... gün geçtikçe zihnim özgürleşti, yaşama sevincim geri döndü.
İki ay önce hapishanedeki arkadaşlarım dışarı çıkmak için bir plandan bahsettiğinde ise balıklama atladım. Beni yaşama bağlayan kadınla tekrar bir araya gelme şansı, onu görme, onu hissetme, ona en azından bir kere daha dokunma hayali aklımı başımdan almıştı. Ve şimdi bulunduğum konuma bakın, elimde kağıtlar, dışarıya çıkmak için zaman öldürüyorum. Dışarıya çıkacağım, çok az kaldı, son kelimemle özgürlük arasında en fazla bir saat kaldı. En fazla bir saat...
Şimdi hazırlanmam lazım, onun yanına gidene kadar durmayacağım. Emin olun, az kaldı, hem özgür, hem de onunla olacağım... son sanmıştım... yanılmışım... anlatacağım...
27 Ekim 2009 Salı
Son Bölüm
Aradan yaklaşık iki koca ay geçti.
Beni de, onu da biliyorsunuz; aynı şeyler aynı şekilde devam; iş,
boşa geçen zamanlar, geceleri beyhude yıldız sayma merasimleri.
Defalarca gördüm onu tabi; bakkala giderken, işe giderken ya da
halı döverken. Ama bir kere bile benimle konuşmadı, bir kere bile
kafasını çevirip bakmadı ve bir kere bile ağzına adımı
almadı; arkadaşlarından öğrendiğim kadarıyla. Aşk kötü şey;
yaşamı kısıtlıyor, ucuz içkiye peşkeş çekiyor karaciğeri ve
tütüne buluyor göğüs kafesini. Çıkış yok aşktan; ölüm
dışında.
Her şeyi boşvermek, aslında onu
boşvermek pek de zor değil. Zor gelen, aşkı boşvermek
muhabbeti. Birisini istemek sebep ve sonuç ilişki ile alakalıdır.
Birisini bir nedenle istersin ve sahip olursun; bunun adı sebep ve
sonuçtur. Ama aşk denilen boktan şeyin içinde zerre kadar mantık
olmadığı gibi zerre kadar da sebep yoktur. Sonuç mu? Aşkın
sonucu mu? O ise hiç sanırım; koca bir hiç.
Aşk hikayesi yazmak ile aşkı
yansıtmak başlı başına çelişki barındırıyor bu yüzden.
Yaptığım şeyi, yani okuduğunuz şeyi yaparken bu yüzden bu
kadar zorlanıyorum. Gerçeği yansıtmak; aşk gibi evrensel bir
yalanda – ki tanrının en büyük yalanı aşktır – mevcut
değil. Zaman atlamalar ise aşkın başında eğlenceli gibi görünse
de şuan mümkün değil benim için. Bu notları tutarken o yüzden
acele etmiyorum. Her şeyin hızla yaşanmış ve bitmiş gibi bir
izlenim bırakması canımı sıkardı. Sonuçta anlattığım
benimle sonlanacak bir öykü. (Bunu anladığınızı umuyorum.)
Şuan kaleme aldığım bölüm
üzerinden geçmemeye kendi kendime yemin ettim. Rakı ve yalnızlık
içinde yazıyorum bu kelimeleri. Dünya'nın en güzel şeyi bu
yüzden benim için aşk; bağışlayın lütfen, sarhoş bir aşığın
gerçek hikayesine dönüyor burada mevzu ve portre gittikçe
çirkinleşecek; emin olun.
Yaklaşık iki koca ay sonunda
çıldıracak duruma gelmiştim. Onu görmek, onunla bir damla zamanı
bile paylaşmak için çıldırıyordum. En son bana söylediği
şeyler yüzünden garip bir gurur oluşmuştu ama içimde; her şeye
sekte vuran. Sonra aşkın içinde olmaması gereken bir şey
olduğuna kanaat getirdim gurur denen şeyin. Bu şekilde, zamanı
öldürerek onun normale dönmesini beklersem onu tamamen
kaybedeceğimi düşünmeye başlamıştım ve bu düşünce canımı
çok sıkıyordu. Öyle bir duruma gelmiştim ki; onun için
yakamayacağım şehir kalmamıştı Dünya üzerinde. Onu o kadar
seviyordum ki, ulan o kadar çok seviyordum ki, geçmişi geleceğe,
geleceği geçmişe, zamanı hatalara ve hataları zamanın dibine
tıkıştırmaya razıydım. Artık oyunlar yoktu; biliyordum.
Oyunlar çocukçaydı ve bir yere gitmiyordu. Gerçek bir şey
lazımdı; çok gerçek bir şey.
Uzun süreli bir plan bu konuda bana
yardımcı olacak durumdaydı. Çalıştığım işi bırakmam
gerekiyordu; bu kesin. Bir şekilde bir yerlerden para bulmam ve
okumam, ardından ise hızla adamlığımı kanıtlamam gerekiyordu.
Üniversite benim için problem sayılmazdı; zekiydim ve iyi eğitim
almıştım; bu uzun planda tek eksik beni üniversite sonuna kadar
idare edecek para bulmaktı. İlk önce hali hazırda oturduğum evin
odalarını öğrencilere kiraya verdim, ardından bunun da yeterince
bana fayda getirmediğini fark edip para kazanmak için başka bir
yol bulmaya çalıştım.
Bulduğum yol basit olmakla beraber
biraz tehlikeliydi tabi ki. Size bizim yaşadığımız mahallenin
gecekondu mahallesi olduğunu baya bir söylemiştim hatırlarsanız.
Normalde devlet arazisi olan bir alandı bizim mahallenin kurulduğu
yer. Zamanla, seçimden seçime ertelenen bir tasviye mevzusu vardı
ama sonra devlet bu araziyi bir şekilde özelleştirip başından
defetti. O an yaşadığımız zaman da bu devlet arazisini ucuza
kapatan kodamanın bütün mahalleyi evinden kovmaya çalıştığı
zamandı. Mahalle kahvesinde hiç mirasçısı olmayan bu kodamanın
sürekli bir şekilde öldürtülmesi konuşuyordu. Bir gün bunun
benim için tek çıkış yolu olduğunu düşünüp bu düşünceyi
gerçekleştirebileceğimi söyledim ve buna karşılık ne
istediğimi anlattım ahaliye. Sadece yedi yıl boyunca bütün
mahalleliden her ay az miktarda para alacaktım ve bu kodamanı
kimsenin çözemeyeceği bir şekilde yok edip başımızdan def
edecektim. Mahalleli başka çaresi olmadığından teklifimi kabul
etmekte tereddüt etmedi. Şimdi yalnızca yaşlı, zengin, siyasete
yakın bir adamı şüphe yaratmayacak bir ölüme süreklemek
lazımdı bana; onu da nasıl yapacağımı çok iyi biliyordum...
Onu da nasıl yapacağımı çok iyi
biliyordum...
26 Temmuz 2009 Pazar
37. Bölüm
Uyandırdım. Saçları birbirine
karışmış, yüzünden uyku akan bir kız vardı karşımda. Tabi
ki şaşırmıştı beni gördüğüne; ne alaka gecenin bir yarısı
onun odasında. Dudakları susuzluktan hafif çatlamış gibi
görünüyordu, geceliği gecenin içine akıyordu yatağın
köşesinde oturmuşken. Konuşmaya başladım.
“Fadime abladan izin aldım buraya
gelmek için Gülşah, kendisi artık görüşmemize bir şey
demeyeceğini ima etti ve şimdi buradayım. Seni nasıl özledim bir
bilsen.”
“Ne güzel uyuyordum; hiç zamanı
değil bu konuşmaların Emre.”
Yanına oturdum, saçlarını
karıştırmaya başladım. Uykulu olduğundan pek bir şey diyesi
yoktu bu davranışıma. Zaten hali hazırda içinde bulunduğumuz
durum garipti. Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.
“Seni seviyorum. Daha önce de
söylemiştim, şimdi de söylemekte bir beis görmüyorum. Seni hep
ama hep sevecekmiş gibi hissediyorum Gülşah, ne olursa olsun,
nereye gidersen git, ne yaparsan yap benim için hiç değişmeyecek.
İnatçıyım, biliyorum. Mantıksız bir inat olabilir, bunu da
biliyorum. Ama seni seviyorum. Çok seviyorum. Seni her gördüğümde
manasızca gülümsüyorum, seninle her konuştuğumda kelimelerim
birbirine giriyor Gülşah. Şimdiye kadar o kadar çok şey yaşadık,
o kadar garip hallere düştük ki bu yüzden; hala seni ne kadar çok
sevdiğimi anlamadıysan şaşırabilirim.”
İç çekti. Dirseklerini dizleri
üzerine koydu ve güzel suratını elleri arasına aldı. Bu
durumdan ve bu tip konuşmalarımdan her zamanki gibi sıkıldığını
hissedebiliyordum.
“Bak Emre, beraber büyüdük, bana
bir sürü şey kattın yaptıklarınla. Biliyorum, zaten de
biliyordum, beni seviyorsun. Ama benim sana karşı duyduğum hisler
seninkiler kadar yoğun değil. Senden hoşlanıyorum tamam, ama bu
bir aşk değil. Daha değil belki. Ve sen beni bu kadar sevdiğini
sürekli tekrarladıkça bir yere de gidemeyecekmiş gibi
hissediyorum. Bu tip şeyler, bu tip duygular beraber büyümeli.
Sen aşık, ben az biraz hoşlanıyor ve ardından beraber oluyoruz.
Nereye gider bu? Sana aşık olup olamayacağımı bile bilmiyorum.
Ama sen bu tip hisleri büyütmeye devam ettikçe hep senin bir adım
arkanda olacağım. Bana karşı duyduğun aşk yüzünden seni
seversem eğer, bu aşka saygımdan dolayı, bunu hissedersin ve
benimle bu tip bir şey yaşamak senin için bir çile haline gelir.
Bir ilişki yaşarız ve ben sen beni çok sevdiğin için seni çok
sevmek zorunda kalabilirim. Bu olduğu zaman da yaşadığım
duyguların gerçekliğinden nasıl emin olabilirim? Bana kötülük
yapıyorsun Emre, beni seviyorsun, ama beni sevdiğin için benden de
aynı şeyleri aniden istiyorsun. Görüşmemiz bu yüzden sakıncalı.
Görüşmememiz de sakıncalı sen bu durumdayken. Eğer bugün bana
söz verirsen bu duyguları büyütmeyeceğine, içinde söndüreceğine
dair; yeniden arkadaş olalım. Sonra duygularımız beraber gelişsin
ha? Ya da görüşmeyelim ve sen olayı şimdiye kadar getirdiğin
yerde tutma. Platonikleştirme maceran bitsin. Lütfen. Ben sana
senin kadar aşık olamam; olsam da buna inanacak durumda değil
aramızdaki duygusal bağ.”
“Aşka hürmet dediğimiz şey
yüzünden benimle beraber olmanı tabi ki istemem. Seni seviyorum
ama bu durum seni fazla ilgilendirmemeli. Seninle beraber olmak
istiyor olmam seni ilgilendirmeli. Duygu dediğimiz şey
ölçülebilecek bir şey değil çünkü. Seni ne kadar sevdiğim,
senin beni ne kadar sevebileceğin ve bunların nedenlerinin neler
olacağı mantık çerçevesinde düşünürsek dediğin gibi olur
ama aşk, sevgi mantık çerçevesinde büyümez ve gelişmez.
Sevmenin bir sürü etkeni vardır; senin beni sevmenin etkenlerinden
birisi benim seni sevmem olacaksa bu kötü bir şey değil zaten.
Hatta benim kafa yapım yerine duygusal bağım yüzünden böyle bir
şey olursa bu daha gerçekçi olur benim için. Seni seviyorum.
Seninleyken Dünya daha tatlı benim için. Ama bu kadar bu. Seni çok
sevmem ve bu duygunun hep böyle olacak olması aramızda
yaşanabilecek ilişkinin getireceği duyguları etkilemez. İkisi
farklı büyür Gülşah. İkisi farklıdır. Seni yanımda istiyorum
ve modern insan bu isteği en mümkün kılacak şeyi ilişki olarak
seçmiş. Yoksa benim ilişki istediğim de yok ama seni paylaşmamak,
hep seninle olmak eğer bir ilişki sonucunda mümkün olduğu için
bunun adını ilişki istemek olarak koyabiliriz. Ama aşk farklıdır.
Aşk dostlar arasında da vuku bulur. Aşk seninle evinde büyüttüğün
bir çiçek arasında, doğurduğun çocuk arasında da mevcuttur.
Aşk heryerdedir. Bizim aşkımızın dönüşeceği ve büyüyeceği
saksı ise ilişki. Ama ilişki senin bahsettiğin gibi sana
zorunluluklar getirecek kadar kuvvetli değil. Aşk ve sevgi her
şeyin üstündedir.”
“Seninle görüşmek istemiyorum.”
“Neden?”
“Seninle görüşmek istemiyorum.”
“Gideyim mi?”
“Git. Bir süre yok ol. Kafamı çok
dağıttın. Toparlamam lazım düşündüklerimi. Söz, dediklerine
inanırsam ben seni bulacağım. Ama git. Ya da ben gideyim?”
Üzülmüştüm. Dünya yeniden üzerime
yıkılıyordu. Bir sayfa daha kapanmıştı hikayemde. Yine
olmamıştı ama bu konuşmadan bir şeyler kazandığımı
hissediyordum. Gidecektim, hayata başka yerden bakacaktım bir süre;
onun istediği gibi.
Çünkü onun istekleri; benim
isteklerimden daha önemliydi benim için.
26 Haziran 2009 Cuma
36. Bölüm
22 Ağustos saat 23.00
Gün boyunca, bildiğiniz durum
nedeniyle tuvaletteydim. Saat 22.00 civarı ise vücudum kendine
geldi. Kendimi çok yorgun hissetmeme rağmen uyumadım ve Gülşah
ile görüşmenin başka yollarını düşünmeye başladım.
Uzun uzun garip formüller düşünüyordum
görüşmeyi mümkün kılmak için. Ama hiçbiri aklıma yatacak
kadar zekice değildi. Özellikle o gün yaşadığım olaydan sonra,
aklıma çocukluğumda yaptığım aptallıklar gelmişti, bu tip
saçma bir plan ile bunun olmayacağını anlamıştım. Zaten durum
düşündüğümden de vahim değildi, tamam, annesi Gülşah ile
görüşmemi istemiyordu; ama o gün bana pek de kötü
davranmamıştı. Karavan macerasının üzerinden geçen zaman
sayesinde bir şeyler unutulmuştu ve annesinin o an içinde
bulunduğu hal pek katı değildi. Yeterince nazik olursam ve doğru
kelimeleri seçersem Gülşah ile görüşmemize izin verebileceğini
düşünmeye başlamıştım bu sebeple. En mantıklısı adam gibi
özür dilemek sayesinde elime geçecek olandı. Farkındaydım.
Saat biraz geç olmuş olsa da Gülşah
ile annesini ziyaret etmeye karar verdim. O evde annesi benim
hakkımda neler düşünüyor bilmiyordum tabi, ama dediğim gibi o
günkü olaydan cesaret almıştım. Yapacaktım bunu, içim içime
sığmıyordu.
Hızla giyinip evden çıktım. Saat
23.00'a yaklaşmaktaydı ve Uzun ailesinin kapısının önünde
cesaret topluyordum. Geçmişi şöyle bir düşündüm ve yaptığım
şeylerin, inatçılığımın ve tutkumun biraz abartı düzeye
geldiğinin farkına vardım. Bu benim gurur duymam gereken bir şey
miydi, yoksa utanmama gereken bir şey miydi, bir süre karar
veremedim.
Aşka bakış açım çocukluktan beri
çok değişmişti, bunun farkındaydım. Gülşah'ı ilk gördüğümde
içimde alevlenen şeyin aynı olmadığının da farkındaydım. Ona
karşı duyduğum sevgi ilk başta çocukça ve komik bir şeydi; ilk
okula giderken öğretmene duyulan aşk gibi. Ama sonraları içime
yerleşen şey daha başkaydı. Gülşah konusunda bu açıdan şanslı
olduğumu düşünüyordum, ilk aşık olduğumu düşündüğüm
zaman çocuktum ve çocukça bir aşk ile beslemiştim kendimi. Sonra
ise, büyüdüğümde tekrar aşık olup daha güzel duygular
beslemeye başlamıştım. Hayatı boyunca sadece bir kıza aşık
olmuş birini anlatıyordu bu anılar. İyi miydi, kötü müydü,
başka birisine de aşık olabilir miydim bilmiyorum ama bu benim
için iyi bir şeydi. Aşık olduğun kişinin hem çocukluk aşkın
hem de gençlik aşkın olması.
Bu hikayeyi anlatmaya başladığımda
her şeyin, 22 Ağustos o düşünceler aklıma düşmüş olsa bile,
ilk gün başladığına inanıyordum ama şimdi, 22 Ağustos gününü
anlatırken düşünüyorum da, ben geçmişi yazdıkça asıl olan
başlangıcın farklı bir zaman olduğunu kesinlikle anladım. Şuan
yirmi dokuz yaşındayım ve şimdi yaşadığım dünyaya bu
hikayeyi getirene kadar önümde baya zaman var. Size şunu itiraf
edeyim, hikayenin sonu hala gelmedi. Ben bu anıları anlatmaya
başlayalı geçirdiğim bir yıl boyunca da bir sürü şey yaşadım.
Bu beni biraz daha olgunlaştırmış ve düşündüklerimi
netleştirmiş olabilir. O yüzden ilk bölümde anlattığım
şeyleri biraz çarpıttığımı itiraf etmem lazım. Gülşah'a ilk
aşık olduğum an, dokuz yaşında onu ilk gördüğümde duyduğum
hayranlıkla örtüşmüyor. İtalya'dan ilk döndüğümde, (18.
Bölüm) onu buluşmaya çağırmıştım hatırlarsanız. Bir bankta
oturuyordum ve bana doğru geliyordu; o an içimdeki çocukluk
aşkının yerini daha yeni bir şeyin doldurduğunu ve bu duygunun o
duygudan çok daha güzel olduğunu fark ettim. O yüzden koşup
sarıldım ona, o yüzden kokusunu içime hapsetmek istedim. Ve o
günden beri bambaşkayım. O yüzden anlattığım kadar inatçı ve
vazgeçmezim onun hakkında. Tabi daha anlatmadığım kısımlarda,
özellikle anıları anlatmaya başladığım geçen yıldan bu güne
kadar geçen zamanda yakınlaşmış olabiliriz. Bunu sırf merak
edin diye de yapıyor olabilirim.
Bu yüzden bu bölümü yazarken o an
düşündüklerimin, size şimdiye kadar yansıttıklarımla
örtüşmediğinin farkına vardım. Şimdiye kadar size hikayeyi ilk
görüşte aşk olarak anlattım, biliyorum ve o gecede, aklıma
düşen o düşüncelerden sonra bile kendimi ve sizi buna
inandırmaya gayret ettim. Özür dilerim.
Her neyse, 22 Ağustos gecesine geri
dönelim. Geçmişle muhakememi bitirdim ve kapıyı çaldım.
Gecenin bir vakti özellikle Fadime hanımı, yani Gülşah'ın
annesini uyandırmak tehlikeliydi ama içimden bir şey o gece bana
bunu yapmamı söylüyordu. Kapıyı tahmin ettiğim gibi annesi açtı
ve yataktan kalkmış, uykulu görünüyordu. İçeri girip
giremeyeceğimi sordum önce, kızgın bir surat ifadesi takınmış
olmasına rağmen bu isteğimi reddetmedi ve beni içeriye davet
etti.
Kendisiyle karşılıklı oturduk ve
neden geldiğimi sordu. Derin bir nefes aldım, ölüm kalım piyesim
işte o an başlıyordu.
“Fadime abla, sizden özür dilemek
için geldim bugün. Gülşah'ı sizden izinsiz bir şekilde aldım,
bir yerlere götürdüm ve sizi çok üzdüm, biliyorum. Siz yalnız
bir kadınsınız ve ben sizi daha da yalnız bıraktım. Ama lütfen
artık bana kızmayın. Ben size bir kötülük yapmak istemiyordum.
Çocukça bir şey işte. Bir hata, lütfen onu benden
uzaklaştırmayın. Gülşah ile mükemmel bir arkadaşlığımız
var ve o da beni aynı şekilde çok seviyor. Biz çok eski dostuz
onunla, biliyorsunuz. Beraber bir sürü şey yaşadık. Lütfen
onunla görüşmeme izin verin.”
“Evladım, sen annenin bana emaneti
sayılırsın. Bunu iyi bil. Gülşah yaptığı şey konusunda bol
bol cezasını çekti, seninle görüşmemek de o cezalardan
birisiydi onun için. Yaptığınız çok kötü bir şeydi ve
sonuçları ikiniz için de çok kötü oldu. Ama hala dersinizi
aldığınızdan emin değilim. Ayrıca, Gülşah bir kız çocuğu,
onunla bu kadar yakınlaşmamalısın. Millet ne der, komşular neler
söyler hiç mi haberin yok senin? Siz gittikten sonra adınız çıktı
mahallede, herkes senin Gülşah'ı kaçırdığını düşünüyordu.
Git kendine yeni arkadaşlar bul o yüzden. Sizin tekrar arkadaş
olmanızı istemiyorum.”
“Fadime abla, ama babalarımız nasıl
iyi dosttular biliyorsunuz. Lütfen, bari onların hatırı için.
Hayatımda kimse kalmadı benim, lütfen anlayın. Onun dostluğu
beni geçmişe bağlayan tek şey.”
Fadime abla derin bir iç çekti.
Kocasından ve annemden bahsetmem onu hüzünlendirmişti. Tamam
anlamına gelecek şekilde başını salladı ve bana Gülşah'ın
odasına çıkabileceğimi, ama bir saat içinde gitmem gerektiğini,
aşağıda benim gitmemi bekleyeceğini ve ben gidene kadar
uyumayacağını söyledi.
Merdivenler ayağımın altında
eziliyordu Gülşah'ın odasına yaklaşırken. Nefes alışlarım
sıklaşmıştı. Odanın kapısına kadar geldim ve içeri girdim,
uyuyordu.
Uyandıracaktım.
13 Mayıs 2009 Çarşamba
35. Bölüm
Cumartesi sabahı ilk işim domatesleri halletmekti. Çömelmiş bir şekilde pencerenin önüne gittiğimde beklediğim gibi pencere açıktı ama Gülşah`ın annesi hala mutfakta bir şeyler hazırlamakla meşguldü. Ben de bu meşguliyet bitene ve annesi sofraya herhangi bir şey götürmek için oturma odasına geçene kadar pencerenin önünde çömelmiş bir şekilde bekledim. Bu bekleyiş anı biraz fazla uzun sümıüştü ama en sonunda müstakbel kayın validem mutfaktan çıkabildi. Çömelmiş bir şekilde yarım saat durmaktan dizleri tutulmuş bendeniz bir şekilde ayağa kalkıp domateslere hint yağından az biraz damlatmayı başardım.
Görevin ilk kısmını başarıyla tamamladıktan sonra tahmin ettiğiniz gibi oradan hemen uzaklaşmam gerekiyordu ama sessiz bir şekilde ayağımı yerden kaldırmaya çalıştığımda bacaklarımın iyice uyuşmuş olduğunun farkına vardım. Gülşah'ın annesi gelmek üzereydi ve ben hala pencerenin önünde dikiliyordum. İşte, tam o an aklıma geleen mantıklı şeyi yapıp kendimi yere attım ve maalesef sessizce yerde kıvranmaya başladım.
Yerde gözlerim kapalı bir şekilde sızlanırken bir ses duydum ve kafamı çevirdim. Fark edilmiştim artık. Müstakbel kayın validem mutfak penceresinden bana kızgın bir şekilde bakmakta ve ne olduğunu, neden yerde yattığımı sormaktaydı.
Pencereden düştüm de Fadime abla ama pek bir şey olmadı, biraz bacağım acıyor sadece. Kalkacağım şimdi.”
Gülümsedi. Kızını kendisinden habersiz geziye çıkardığım için bana hala kızgın olduğunu biliyordum ama durumuma bir şekilde acımıştı Fadime abla. Kıpırdamadan durmam gerektigini söyledi ve içeri gitti. Durum işte tam olarak burada garip bir hal almaya başlamıştı.
Yanıma gelmesi fazla sürmedi Fadime ablanın. Beni kaldırdı. kendisinden destek almamı söyledi ve bir yerime bir şey olup olmadığına bakmamız gerektiğini anlatarak beni eve soktu.
Fadime abla beni oturma odasındaki kanepeye yatırdığında ayağımdaki sızı tamamen geçmişti ama kendisi beni pencereden düşmüş sandığı için istifimi bozmadım. Oradan bir an önce, Gülşah`a görünmeden çıkmak dışında hiçbir derdim yoktu.
Ve elde olmayan, insanı hüzünlendirecek olaylar vuku bulmaya başladı. Önce pantolonumu çıkartmamı istedi Fadime abla, kırık ve çıkık var mı diye bakacaktı sanırım. El mecbur utana sıkıla çıkardım pantolonumu ve artık bir yerimin acımadığını söyledim. Yine de Fadifıç abla emin olmak için uzun uzun sıska bacaklarıma baktı ve beni bir süre inceledikten sonra yaralanmış olmadığımı fark edip rahatladı. Fırsat bu diyerek yavaşça ayağa kalkmış, pantolonuma uzanmış haldeydim ki mustakbel sevgilim Gülşah oturma odasına girdi ve beni o halde yakaladı; plan iyice sarpa sarmaya başlamıştı.
Hızla pantolonu giymeye çalışırken Gülşah uzun süren bir kahkaha ile bana eşlik etti. Pantolonumu giydiğimde ise annesine neler olduğunu, benim orada ne aradığımı sordu.
“Emre'yi mutfak camından gördüm kızım, yerde yatıyordu. Pencereden düşmüş."
Gülşah gülümseyerek bir şeyim olup olmadığını. vaktim varsa kalıvaltıya kalabileceğimi söyledi. Annesinin yüzündeki ifadeden teklife çok kızdığını anlamıştım ve bu yüzden bir işim olduğunu söyledim ama Gülşah'ı ikna edemedim.
Beklerken kafamdaki planı biraz değiştirmiştim. Gülşah`ın annesinin domatesleri yemesi ve tuvalete tıkılması bölümü hala aynıydı ama Gülşah'ı bir şekilde dışarı çıkarmama gerek yoktu çünkü zaten yasak bölgeye girmiştim. Planın ilk halinden bile daha kolay görünmüştü bu.
Gülşah'ın annesi kahvaltı tepsisi elinde mutfaktan çıktığında gözlerim domatesleri aradı ama domatesler bakır tepsinin içinde değildi. Tedirgin bir şekilde, domateslere ne olduğunu düşüne düşüne kahvaltı masasına oturdum.
“Emre, menemen yaptı annem senin için. Pencereden düşmene çok üzülmüş. Bol bol protein alman gerektiğini söyledi. Ben domates yemem biliyorsun, annem de yumurta yemiyor çünkü alerjisi var o yüzden sana özel bu menemen."
Domateslerimi bulmuştum ama doğru kişi tarafından yenmeyeceklerdi.
Tahmin ettiğiniz gibi o Cumartesi günü Gülşah ile konuşamadan, evimin tuvaletinde geçti.
Görevin ilk kısmını başarıyla tamamladıktan sonra tahmin ettiğiniz gibi oradan hemen uzaklaşmam gerekiyordu ama sessiz bir şekilde ayağımı yerden kaldırmaya çalıştığımda bacaklarımın iyice uyuşmuş olduğunun farkına vardım. Gülşah'ın annesi gelmek üzereydi ve ben hala pencerenin önünde dikiliyordum. İşte, tam o an aklıma geleen mantıklı şeyi yapıp kendimi yere attım ve maalesef sessizce yerde kıvranmaya başladım.
Yerde gözlerim kapalı bir şekilde sızlanırken bir ses duydum ve kafamı çevirdim. Fark edilmiştim artık. Müstakbel kayın validem mutfak penceresinden bana kızgın bir şekilde bakmakta ve ne olduğunu, neden yerde yattığımı sormaktaydı.
Pencereden düştüm de Fadime abla ama pek bir şey olmadı, biraz bacağım acıyor sadece. Kalkacağım şimdi.”
Gülümsedi. Kızını kendisinden habersiz geziye çıkardığım için bana hala kızgın olduğunu biliyordum ama durumuma bir şekilde acımıştı Fadime abla. Kıpırdamadan durmam gerektigini söyledi ve içeri gitti. Durum işte tam olarak burada garip bir hal almaya başlamıştı.
Yanıma gelmesi fazla sürmedi Fadime ablanın. Beni kaldırdı. kendisinden destek almamı söyledi ve bir yerime bir şey olup olmadığına bakmamız gerektiğini anlatarak beni eve soktu.
Fadime abla beni oturma odasındaki kanepeye yatırdığında ayağımdaki sızı tamamen geçmişti ama kendisi beni pencereden düşmüş sandığı için istifimi bozmadım. Oradan bir an önce, Gülşah`a görünmeden çıkmak dışında hiçbir derdim yoktu.
Ve elde olmayan, insanı hüzünlendirecek olaylar vuku bulmaya başladı. Önce pantolonumu çıkartmamı istedi Fadime abla, kırık ve çıkık var mı diye bakacaktı sanırım. El mecbur utana sıkıla çıkardım pantolonumu ve artık bir yerimin acımadığını söyledim. Yine de Fadifıç abla emin olmak için uzun uzun sıska bacaklarıma baktı ve beni bir süre inceledikten sonra yaralanmış olmadığımı fark edip rahatladı. Fırsat bu diyerek yavaşça ayağa kalkmış, pantolonuma uzanmış haldeydim ki mustakbel sevgilim Gülşah oturma odasına girdi ve beni o halde yakaladı; plan iyice sarpa sarmaya başlamıştı.
Hızla pantolonu giymeye çalışırken Gülşah uzun süren bir kahkaha ile bana eşlik etti. Pantolonumu giydiğimde ise annesine neler olduğunu, benim orada ne aradığımı sordu.
“Emre'yi mutfak camından gördüm kızım, yerde yatıyordu. Pencereden düşmüş."
Gülşah gülümseyerek bir şeyim olup olmadığını. vaktim varsa kalıvaltıya kalabileceğimi söyledi. Annesinin yüzündeki ifadeden teklife çok kızdığını anlamıştım ve bu yüzden bir işim olduğunu söyledim ama Gülşah'ı ikna edemedim.
Beklerken kafamdaki planı biraz değiştirmiştim. Gülşah`ın annesinin domatesleri yemesi ve tuvalete tıkılması bölümü hala aynıydı ama Gülşah'ı bir şekilde dışarı çıkarmama gerek yoktu çünkü zaten yasak bölgeye girmiştim. Planın ilk halinden bile daha kolay görünmüştü bu.
Gülşah'ın annesi kahvaltı tepsisi elinde mutfaktan çıktığında gözlerim domatesleri aradı ama domatesler bakır tepsinin içinde değildi. Tedirgin bir şekilde, domateslere ne olduğunu düşüne düşüne kahvaltı masasına oturdum.
“Emre, menemen yaptı annem senin için. Pencereden düşmene çok üzülmüş. Bol bol protein alman gerektiğini söyledi. Ben domates yemem biliyorsun, annem de yumurta yemiyor çünkü alerjisi var o yüzden sana özel bu menemen."
Domateslerimi bulmuştum ama doğru kişi tarafından yenmeyeceklerdi.
Tahmin ettiğiniz gibi o Cumartesi günü Gülşah ile konuşamadan, evimin tuvaletinde geçti.
19 Nisan 2009 Pazar
34. Bölüm
22 Ağustos 1992
Sonbahar yaklaşıyordu yavaş yavaş. Çiçekler solmalarından önceki son zamanlarını Güneş'in tadını çıkararak geçiriyorlardı. Ben, yani kahramanınız Emre, kendime karnımı doyuracak kadar para kazandıran bir iş bulmuş ve kendimi hayatın tekdüze temposuna salıvermiştim. Gülşah ne oldu derseniz, İstanbul'a geldiğimiz günden 22 Ağustos'a kadar kendisiyle görüşmemiştik. Annesi benimle görüşmesini, konuşmasını ve hatta karşılaşmasını bile engellemek için elinden geleni yapıyordu ve bunu şimdiye kadar iyi becermişti.
Ev, her yerine annemin kokusu sinmiş olan küçük cehennemim artık tamamen benim kontrolümdeydi. Yalnız hissediyordum kendimi; ölesiye yalnız. İçi karalanmış hayallerim, ayaklanma dökülmüş olan geleceğim ve hayatın can sıkıcı mavraları dışında hayatımda hiçbir şey yoktu. Ne toprak kokusu, ne Gülşah, ne bir dost ne de bir akraba. Karanlıktaydım. Karanlığım büyüyordu ve bu konuda elimden bir şey gelmemesi iyıce canımı sıkmamaya başlamıştı.
Gülşah ile tekrar görüşmeyi denemeye karar verdim.
Dediğim gibi, İstanbul'a geldiğimiz günden 22 Ağustos'a kadar kendisiyle görüşememiştim. İtiraf etmeliyim bu konuda pek bir çabam da olmamıştı aslında. Annemin ölümü her şeyi manasız kılmıştı bir süre sanki; aşk, umut, hayal gibi kavramlar bu büyük kayıp içinde eriyip gitmişti. Şimdilerde ise yeni yeni kendime geliyor gibiydim; yeniden nefes aldığımı hissediyor ve yaşamın ekşi, mevsim kokan tadına yavaş yavaş tekrar alışıyordum.
Her neyse, Gülşah ile tekrar görüşmeyi denemeye karar verdim ve 21 Ağustos gecesi bu görüşmeyi mümkün kılacak bir plan yaptım. Tam olarak şöyle bir plan yapmıştım: Annesi ve Gülşah hafta içi çalışmaktaydı, tabi ki ben de; bu yüzden planı Cumartesi günü yani 22 Ağustos günü uygulamak en mantıklısıydı. Gülşah`ı evden çıkarmak ve annesinin yanından ayırmak için annesini evde bir şeyle meşgul etmem gerekliydi. Annesini evde tutmanın tek yolu onu bir şekilde hasta etmekti ve ben bunu yapmak için kitaplardaki en eski numaraya başvuracaktım; annesine bir şekilde hint yağı yedirmek ve bağırsaklarının aktivitesini hızlandırmak. Bunun içinde sabah kahvaltısında annesinin hazırladığı dilimlenmiş domateslere birşekilde ulaşıp hint yağını domateslerin üzerine dökmek en mantıklısıydı; çünkü Gülşah`ın domatese alerjisi vardı ve onun yemeyeceği ama annesinin kesinlikle yiyeceği tek şey domateslerdi.
Annesini tuvalete hapsettikten sonra ise Gülşah`ı dışarı çıkarmaksa mahallede çıkacak bir olay sayesinde çok kolay olacaktı; bizim mahalleli kavga izlemeyi severdi, tabi ki Gülşah da. Mahallenin zıpkın delikanlılarının bir şekilde birbirleriyle dalaşmasını sağlayacak ve Gülşah, fırsat bulmuşken dışarı çıkınca kendisini bir köşeye çekip konuşacaktım.
Ama Cumartesi günü olaylar biraz farklı gelişti...
Sonbahar yaklaşıyordu yavaş yavaş. Çiçekler solmalarından önceki son zamanlarını Güneş'in tadını çıkararak geçiriyorlardı. Ben, yani kahramanınız Emre, kendime karnımı doyuracak kadar para kazandıran bir iş bulmuş ve kendimi hayatın tekdüze temposuna salıvermiştim. Gülşah ne oldu derseniz, İstanbul'a geldiğimiz günden 22 Ağustos'a kadar kendisiyle görüşmemiştik. Annesi benimle görüşmesini, konuşmasını ve hatta karşılaşmasını bile engellemek için elinden geleni yapıyordu ve bunu şimdiye kadar iyi becermişti.
Ev, her yerine annemin kokusu sinmiş olan küçük cehennemim artık tamamen benim kontrolümdeydi. Yalnız hissediyordum kendimi; ölesiye yalnız. İçi karalanmış hayallerim, ayaklanma dökülmüş olan geleceğim ve hayatın can sıkıcı mavraları dışında hayatımda hiçbir şey yoktu. Ne toprak kokusu, ne Gülşah, ne bir dost ne de bir akraba. Karanlıktaydım. Karanlığım büyüyordu ve bu konuda elimden bir şey gelmemesi iyıce canımı sıkmamaya başlamıştı.
Gülşah ile tekrar görüşmeyi denemeye karar verdim.
Dediğim gibi, İstanbul'a geldiğimiz günden 22 Ağustos'a kadar kendisiyle görüşememiştim. İtiraf etmeliyim bu konuda pek bir çabam da olmamıştı aslında. Annemin ölümü her şeyi manasız kılmıştı bir süre sanki; aşk, umut, hayal gibi kavramlar bu büyük kayıp içinde eriyip gitmişti. Şimdilerde ise yeni yeni kendime geliyor gibiydim; yeniden nefes aldığımı hissediyor ve yaşamın ekşi, mevsim kokan tadına yavaş yavaş tekrar alışıyordum.
Her neyse, Gülşah ile tekrar görüşmeyi denemeye karar verdim ve 21 Ağustos gecesi bu görüşmeyi mümkün kılacak bir plan yaptım. Tam olarak şöyle bir plan yapmıştım: Annesi ve Gülşah hafta içi çalışmaktaydı, tabi ki ben de; bu yüzden planı Cumartesi günü yani 22 Ağustos günü uygulamak en mantıklısıydı. Gülşah`ı evden çıkarmak ve annesinin yanından ayırmak için annesini evde bir şeyle meşgul etmem gerekliydi. Annesini evde tutmanın tek yolu onu bir şekilde hasta etmekti ve ben bunu yapmak için kitaplardaki en eski numaraya başvuracaktım; annesine bir şekilde hint yağı yedirmek ve bağırsaklarının aktivitesini hızlandırmak. Bunun içinde sabah kahvaltısında annesinin hazırladığı dilimlenmiş domateslere birşekilde ulaşıp hint yağını domateslerin üzerine dökmek en mantıklısıydı; çünkü Gülşah`ın domatese alerjisi vardı ve onun yemeyeceği ama annesinin kesinlikle yiyeceği tek şey domateslerdi.
Annesini tuvalete hapsettikten sonra ise Gülşah`ı dışarı çıkarmaksa mahallede çıkacak bir olay sayesinde çok kolay olacaktı; bizim mahalleli kavga izlemeyi severdi, tabi ki Gülşah da. Mahallenin zıpkın delikanlılarının bir şekilde birbirleriyle dalaşmasını sağlayacak ve Gülşah, fırsat bulmuşken dışarı çıkınca kendisini bir köşeye çekip konuşacaktım.
Ama Cumartesi günü olaylar biraz farklı gelişti...
18 Mart 2009 Çarşamba
33. Bölüm
Annemin ölümünden sonra
Ölüm üzerine şimdiye kadar çok fazla yazı okudum ama bana ölümle nasıl başa çıkılacağını hiçbirinin anlatabildiğini sanmıyorum. Ama hayatımın akışını değiştiren her ölümden sonra bu olayların hayatımıza getirdiği şeyin kaybetme hissi olmadığını anladım. Bir şey kaybetmiyoruz. İçimizi acıtan, gideni düşünerek ciğerlerimize hapsettiğimiz her derin nefeste kalbimizin üzerinde amansızca tepinen şey kaybetme hissi değil; hayatımızda birden bire ortaya çıkan muazzam boşluk.
Kaybetme hissine alışıyor çünkü insan. Kayıp giden şeyin bir daha asla size geri gelmeyeceğini kabul etmeniz fazla zaman almıyor. Yavaş yavaş unutuyor ve hayatınıza devam ediyorsunuz bir şekilde. Ama işte her kayıbın ardından hayatımızın birden bire boşalması ve o boşluğu bir şekilde doldurmaya çalışmak gerçekten insanı kahreden, ölümün kucağımıza bıraktığı en gerçek sorun. Düşünsenize, annenizin var olduğu zamanlarda onunla geçireceğiniz bol zamanınız ve hafızanıza eklenecek milyon anı olduğunu düşünüyorsunuz. Hiç gitmeyeceğini, hayatınızın bir köşesinde ilelebet bir yer kaplayacağına kendinizi inandırıyorsunuz. Bir gün ise yok oluyor. Birileri annenizin ölü bedenini yıkayıp, kefen isimli beyaz beze sarıp toprağın altına gömüyor ve hayatınızı yönlendiren, sizi büyüten, emziren, yediren kadın artık yok oluyor. Ebediyen hayatınızdan silinip gidiyor. Geride bıraktığı yalnızca eskiyecek fotoğraflar ve sizinle beraber toprağa girdiğinde yok olacak ufak anılar. Hayatınız plastik bir bidon kadar boş ve sahilde kum tanelerine yazılmış bir aşk hikayesi kadar manasız. Hayat insanı nasıl sarsacağını çok iyi biliyor.
Evet, annem ölmüştü. Haberi aldığım gece çok sarsılmıştım. Bizimkiler beni teselli etmeye çalıştılar tabi ama hiçbir şeyi gözüm görmüyordu. Bütün gece bahçenin tam ortasına koyduğum sandalyenin üzerine tüneyip mehtabı seyrettim. Pek ağlamadım. Ağlayamadım. Yalnızca gökyüzüne baktım. Yıldızlar bile gözüme sönük görünene kadar, sabah olup hayat tekrar başlayana kadar hiç kıpırdamadım yerimden.
Toparlandık ve İstanbul'a hareket ettik. Yol boyunca kimsenin ağzını bıçak açmadı. Ben ise arka tarafta yalnız başıma oturup arada bir de uyumak dışında hiç ama hiçbir şey yapmadım. Bir de mektup yazdım tabi anneme; onu uğurlamak, ona son sözlerimi söylemek için. İşte o mektup:
“Sevgili anne.
Kendimi suçlu hissediyorum. Ben orada olsaydım bunların hiçbiri olmayacaktı belki. Babamın ölümünden sonra seni hayata bağlayan tek şeyin ben olduğumu aptal kafam sen öldüğünde anladı sanırım. Çok özür dilerim. Sana iyi bir evlat olamadım. Önce başka bir ülkeye eğitim almaya gittim ve seni yalnız bıraktım sonra ise kendimi ufak bir maceraya inandırıp yine uçtum beni sımsıkı sarmayı iyice özlemişken kolların. Gitmeme kızmadığını biliyorum ama gitmemeliymişim. Seni yalnız bırakmamalıymışım anne. Çünkü sensiz kalmaya daha ben hazır değilmişim.
Gittin. Sonbaharı beklemeden göçen göçmen kuşlar misali uçup gittin ellerimden. Bir daha kokunu duyamayacağım. Bir daha omzuna başımı yaslayıp sana hiç gitmeyecekmişsin, hep yanımda olacakmışsın gibi sarılamayacağım. Sesini bir daha işitemeyecek kulaklarım anne. Gözlerindeki buğuyu bir daha göremeyeceğim. Öpemeyeceğim bir daha seni, dokunamayacağım saçlarına, yatamayacağım dizine, tutamayacağım hayatımı daha güzel bir hale getirmek için nasırlanmış pamuk ellerini. Gittin anne. Unutulmuş bir şarkı gibi gittin ezberimden. Yakalayamadığım hayallerim gibi, İstanbul'un kahverengi sokaklarında rüzgarın sürüklediği bir poşet gibi gittin. Bir helallik bile alamadan ben senden.
Sensiz, senin sesinden arındırılmış bir hiç olacak evimiz. Sensiz ben bir çöp konteynırına bırakılmış bir köpek ölüsü gibi yalnız olacağım. Eskisi gibi olmayacak anne hiçbir şey. Tadı olmayacak yemeklerin, solacak bütün çiçekler bahçedeki, yıllardır baktığın muhabbet kuşumuz ötmeyecek artık neşeyle; bahar gelince. Sensiz olmayacak anne; sensiz biz, yapayalnız eskisi gibi hiçbir zaman olamayacağız.
İyi yolculuklar anne. Seni hiçbir zaman, hiçbir zaman, hiçbir zaman unutmayacağım.”
Ve dört gün sonra İstanbul'a geldik. Beni karşılayacak bomboş, annesiz bir eve kendimi hazır hissediyordum.
Ölüm üzerine şimdiye kadar çok fazla yazı okudum ama bana ölümle nasıl başa çıkılacağını hiçbirinin anlatabildiğini sanmıyorum. Ama hayatımın akışını değiştiren her ölümden sonra bu olayların hayatımıza getirdiği şeyin kaybetme hissi olmadığını anladım. Bir şey kaybetmiyoruz. İçimizi acıtan, gideni düşünerek ciğerlerimize hapsettiğimiz her derin nefeste kalbimizin üzerinde amansızca tepinen şey kaybetme hissi değil; hayatımızda birden bire ortaya çıkan muazzam boşluk.
Kaybetme hissine alışıyor çünkü insan. Kayıp giden şeyin bir daha asla size geri gelmeyeceğini kabul etmeniz fazla zaman almıyor. Yavaş yavaş unutuyor ve hayatınıza devam ediyorsunuz bir şekilde. Ama işte her kayıbın ardından hayatımızın birden bire boşalması ve o boşluğu bir şekilde doldurmaya çalışmak gerçekten insanı kahreden, ölümün kucağımıza bıraktığı en gerçek sorun. Düşünsenize, annenizin var olduğu zamanlarda onunla geçireceğiniz bol zamanınız ve hafızanıza eklenecek milyon anı olduğunu düşünüyorsunuz. Hiç gitmeyeceğini, hayatınızın bir köşesinde ilelebet bir yer kaplayacağına kendinizi inandırıyorsunuz. Bir gün ise yok oluyor. Birileri annenizin ölü bedenini yıkayıp, kefen isimli beyaz beze sarıp toprağın altına gömüyor ve hayatınızı yönlendiren, sizi büyüten, emziren, yediren kadın artık yok oluyor. Ebediyen hayatınızdan silinip gidiyor. Geride bıraktığı yalnızca eskiyecek fotoğraflar ve sizinle beraber toprağa girdiğinde yok olacak ufak anılar. Hayatınız plastik bir bidon kadar boş ve sahilde kum tanelerine yazılmış bir aşk hikayesi kadar manasız. Hayat insanı nasıl sarsacağını çok iyi biliyor.
Evet, annem ölmüştü. Haberi aldığım gece çok sarsılmıştım. Bizimkiler beni teselli etmeye çalıştılar tabi ama hiçbir şeyi gözüm görmüyordu. Bütün gece bahçenin tam ortasına koyduğum sandalyenin üzerine tüneyip mehtabı seyrettim. Pek ağlamadım. Ağlayamadım. Yalnızca gökyüzüne baktım. Yıldızlar bile gözüme sönük görünene kadar, sabah olup hayat tekrar başlayana kadar hiç kıpırdamadım yerimden.
Toparlandık ve İstanbul'a hareket ettik. Yol boyunca kimsenin ağzını bıçak açmadı. Ben ise arka tarafta yalnız başıma oturup arada bir de uyumak dışında hiç ama hiçbir şey yapmadım. Bir de mektup yazdım tabi anneme; onu uğurlamak, ona son sözlerimi söylemek için. İşte o mektup:
“Sevgili anne.
Kendimi suçlu hissediyorum. Ben orada olsaydım bunların hiçbiri olmayacaktı belki. Babamın ölümünden sonra seni hayata bağlayan tek şeyin ben olduğumu aptal kafam sen öldüğünde anladı sanırım. Çok özür dilerim. Sana iyi bir evlat olamadım. Önce başka bir ülkeye eğitim almaya gittim ve seni yalnız bıraktım sonra ise kendimi ufak bir maceraya inandırıp yine uçtum beni sımsıkı sarmayı iyice özlemişken kolların. Gitmeme kızmadığını biliyorum ama gitmemeliymişim. Seni yalnız bırakmamalıymışım anne. Çünkü sensiz kalmaya daha ben hazır değilmişim.
Gittin. Sonbaharı beklemeden göçen göçmen kuşlar misali uçup gittin ellerimden. Bir daha kokunu duyamayacağım. Bir daha omzuna başımı yaslayıp sana hiç gitmeyecekmişsin, hep yanımda olacakmışsın gibi sarılamayacağım. Sesini bir daha işitemeyecek kulaklarım anne. Gözlerindeki buğuyu bir daha göremeyeceğim. Öpemeyeceğim bir daha seni, dokunamayacağım saçlarına, yatamayacağım dizine, tutamayacağım hayatımı daha güzel bir hale getirmek için nasırlanmış pamuk ellerini. Gittin anne. Unutulmuş bir şarkı gibi gittin ezberimden. Yakalayamadığım hayallerim gibi, İstanbul'un kahverengi sokaklarında rüzgarın sürüklediği bir poşet gibi gittin. Bir helallik bile alamadan ben senden.
Sensiz, senin sesinden arındırılmış bir hiç olacak evimiz. Sensiz ben bir çöp konteynırına bırakılmış bir köpek ölüsü gibi yalnız olacağım. Eskisi gibi olmayacak anne hiçbir şey. Tadı olmayacak yemeklerin, solacak bütün çiçekler bahçedeki, yıllardır baktığın muhabbet kuşumuz ötmeyecek artık neşeyle; bahar gelince. Sensiz olmayacak anne; sensiz biz, yapayalnız eskisi gibi hiçbir zaman olamayacağız.
İyi yolculuklar anne. Seni hiçbir zaman, hiçbir zaman, hiçbir zaman unutmayacağım.”
Ve dört gün sonra İstanbul'a geldik. Beni karşılayacak bomboş, annesiz bir eve kendimi hazır hissediyordum.
29 Ocak 2009 Perşembe
32. Bölüm
Saat 21.00 civarı Gülşah tarafından uyandırıldım. "Hadi
kalk, herkes seni bekliyor." dedi ve elimden tutup beni içeri götürdü.
İçeride beni bir çilingir sofrası bekliyordu. Rakı, mezeler,
palamut, havuç salatası ve bol kaşarlı bir domates çorbası. Devrim abi, hanımı,
Federica ve Gülşah çorbalarını bitirmiş, rakılarını yudumlamaya başlamışlardı.
Neden beni kaldırmadıklarını merak ettim ve Federica'ya sordum bunu.
"Kaldirdik ya kuzum. Gelecegim dedin gene yattın. Bir
kere ben bir kere de Gülsah kaldirmaya geldi seni ama fosür fosür uyumaye devam
ettin esek. En sonunda Gülsah operek uyandirdi da seni geldin iste."
"Öperek mi? Öperek mi? Bir dakika, ben niye
hatırlamıyorum bunu yahu! Gülşah beni öperek mi uyandırdın?"
"Federica seninle dalga geçiyor be oğlum. Değil mi
Federica söylesene kızım doğruyu?"
"Ben bilmem valle tanri sahidim operek uyandirdin
Emre'yi sen. Yokse nasil uyansin bu uykucu!"
Ben ve Gülşah hariç kahkaha atmaya başlamıştı herkes. O ise
bana kaşlarını çatmış bir şekilde bakıyordu.
"Otur da çorbanı iç Emre!"
"Tamam, tamam! Kızma, uyurken çok cazibeli olduğumu
biliyorum Gülşah!"
Gülşah iyice kızdı ve kafasını "Daha sonra ben sana
ödeteceğim." manasında salladı. Sonra ise Devrim abi her şeyi geçiştirmek
istercesine bir hikaye anlatmaya koyuldu. Hikayenin sonunda ise kadeh kaldırdık
bize. Her şey gerçekten mükemmel gidiyor gibiydi.
Aslı abla bize ailemiz hakkında sorular sormaya başlayınca
ne kadar zamandır annemi aramadığımı fark ettim ve evde telefon olup olmadığını
sordum. Bunu sorunca Gülşah da meraklandı birden, annesinin ne kadar kızgın
olduğunu merak ediyordu tabi ki. Ve annemin onu sakinleştirmek için ne yaptığını
da. Aslı abla bize telefonun yatak odasında olduğunu söyledi, Doğu
karıştırmasın diye oraya koymuşlardı. Her neyse. Gülşah ile yatak odasına
gittik ve evi aradım. Çok merak ediyorduk biz gittikten sonra neler olup
bittiğini.
Telefon çaldı, çaldı, çaldı. Kimse açmadı. İçime kötü bir
his dolmaya başlıyordu. Tekrar aradım, çaldı, çaldı, çaldı ve gene kimse
açmadı. Tekrar aradım, tekrar, tekrar! Kimse cevap vermiyordu telefona.
İstanbul'da kötü bir şeyler olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Telefonun başında uzun süre düşündük Gülşah'ın annesini
aramayı. Gülşah bu konuşmayı yapmak istemiyordu ama annemin evde olmaması onun
da içine kurt düşürmüştü. Yaklaşık yarım saat süren münakaşadan sonra Gülşah'ın
annesini aramaya karar verdik. Bu Gülşah'ın sinirini bozacak olsa bile en
azından neler olup bittiğini, kimin ne
kadar kızgın olduğunu anlamamızı sağlayacaktı. Çevirdi numarayı Gülşah ve
tedirgin bir şekilde beklemeye koyuldu avize kulağında.
"Alo. Anne... Benim Gülşah. Ağlama yahu hemen.
...
Evet iyiyiz. Geziyoruz işte. Bir şey gelmedi başıma.
...
Ağlama anne...
...
Ne zaman döneriz bilmiyorum...
...
Ne? Nasıl?
...
Ciddi misin?
...
Yanımda evet.
...
Tamam. Tamam anne.
...
Tamam.
...
Tamam anne. Çok seviyorum seni.
...
Ağlama. Görüşürüz anne..."
Telefonu kapattığında çok durgun görünüyordu Gülşah. Ne
olduğunu sordum. Bir şey söylemeden içeri gitti, masaya oturdu ve bir kadeh
rakıyı bir dikişte içti. Bana baktığında gözlerinin yaşardığını fark ettim.
Israrla ne olduğu sordum. Bir süre daha sessizce oturdu. Sonra birden ayağa
kalkıp bana sarıldı ve ağlamaya başladı. Üzülmememi tembihliyordu
hıçkırıklarının arasında. Bir kez daha ne olduğu sordum. Ağlamayı kesip
gözlerime baktı yaşlı gözlerle.
"Sinem abla..."
"NE OLMUŞ ANNEME?"
"Vefat etmiş Emre. Başın sağ olsun..."
…
…
11 Ocak 2009 Pazar
31. Bölüm
(30.
Bölümden Devam)
Doğu’nun
evi büyük bir bahçenin tam ortasında inşa edilmiş iki katlı
bir ev, iki büyük ahır, bir kümes ve bir de bahçenin sağ
tarafında, artık kullanılmadığı belli olan tarla gereçlerinin
arkasında kalan çitle çevrilmiş ufak bir tarladan oluşuyordu.
Karavanımızın sesini duymuş olan ev ahalisi, biz arabadan inerken
hızlı ve telaşlı bir halde bize doğru yaklaşmaktaydılar.
Doğu’nun babası olduğunu tahmin ettiğim adam sakallı, bıyıklı,
kısa boylu, köylülerden biraz farklı giyindiği çok belli olan,
gözlüklü biriydi. Annesi olduğunu tahmin ettiğim kadın ise
sarı, kıvırcık saçlı, Güneş ile hayatında ilk kez
tanışıyormuş gibi beyaz tenliydi.
Kadın
ve adamın bize doğru yaklaştığını görünce Doğu, benden
kurtulup (elini tutmaktaydım) annesine doğru koşmaya başladı.
Sarıldılar. Çok endişeli görünüyorlardı. Öyle de olması
gerekirdi ya; çocukları kaybolmuştu, sonra da üç tane yabancı
tarafından onlara geri getirilmişti. Oradan hemen ayrılmamız
gerektiğini yoksa bizi bolca sorunun beklediğini düşündüm.
Doğu’nun
annesi ve babasıyla sarılma olayı sona erdiğinde tedirgin bir
tanışma faslı yaşadık. Acelemiz olduğunu vurguladım çoğu kez
ama baba, yani Devrim, olayın tamamını dinlemeden bizi bırakmaya
niyetli değildi. Evlerine davet ettiler ve o geceyi onlarla beraber
gecirmemizi istediler. Federica ve Gülşah da hemen atladı buna
tabi ki. Sıcak bir banyo, ev yemekleri onlara çekici gelmişti ve
köylülerin anlattığı kadarıyla aslen İstanbullu olmaları
nedeniyle bu aile bu köyde denk gelecekleri en kültürlü kişiler
olabilirlerdi.
Utana
sıkıla eve girdik ve Doğu’yu nerede bulduğumuzu, sonra başımıza
neler geldiğini bir bir anlatmaya başladık. Biz bunları Devrim’e
anlatmaya çalışırken Aslı bir taraftan dinleyip bir taraftan da
nargile hazırlamaktaydı. Hazırlık bittiğinde ise ikram etti
nargilesinden. Ben biraz tereddüt ile yaklaşmış olsam da Federica
ve Gülşah bu teklifin üzerine atladılar hemen ve ben hikayenin
geri kalanını utana sıkıla anlatırken Gülşah, Doğu, Aslı ve
Federica nargileyi alıp başka bir odaya geçtiler. (Kadınlar sizi
tanımadığınız insanlarla yalnız bırakmayı severler.)
Ben
mevzuyu anlatmayı bitirdiğimde, Devrim olayın nasıl cereyan
ettiğini anladığını söyledi. Anlattığına göre o üzüm
tarlasında mahsuller ile uğraşırken Doğu fıyıp, kaybolmuş ve
hemen oradan geçen biz tarafından bulunmuş. Biz Doğu ile köye
geldiğimizde Devrim hala tarlada kızını aramaktaymış. Sonra bu
şekilde bulmasının zor olacağını düşünmüş ve Aslı’yı
da arama timine katmak için eve gelmiş. İşte tam o sırada biz de
Doğu’yu karavan ile evlerine getirmişiz.
Devrim
olayı çözdükten sonra bana bol bol teşekkür etti. Anlattığına
göre rakı damıttığı bir odası vardı. Bizimle içmenin çok
eğlenceli olacağını söyleyerek akşam ev yapımı rakı
eşliğinde sohbet etmeye davet etti.
Devrim
sert tavrını yana bırakıp dost canlısı bir adam gibi görünmeye
başlayınca ise kahvedekilerin hakkında söylediklerini anlattım
ona. Ve, aslında İstanbul’da neler olduğunu merak ettiğimi
söyledim. Biraz değişti suratındaki ifade ama anlatacak gibi
bakıyordu. Ve beklediğim gibi anlatmaya başladı:
“Darbe
bir tek komünistlere, anarşistlere gelmedi. Darbe yalnızca
aşırıları susturmadı Emre. Darbe bu ülkenin yetiştirdiği en
kendini bilen, en özgür düşünebilen neslini de susturdu,
bezdirtdi, kaçırdı, hapse attı, öldürtdü vesaire. Ben, 80
öncesinde yeni yeni tanınmaya başlayan bir yazardım. Kitaplarım
iyi satıyordu o zamanlar, bir de illegal sayılabilecek bir gazete
çıkartıyorduk. Yazılarımın ideolojik yönelimleri hakkında
konuşmayacağım. Çünkü ne yazmış olursam olayım rahatsız
olanların derdi zaten düşünen bir insan bile bırakmamaktı
memlekette. Ve de öyle oldu.
80
öncesinde zaten yaptığım işler yüzünden defalarca tehdit
edildim, göz altına alındım. Kitaplarım toplatıldı. Göz
altına alınma nedenlerim örgütleyici ya da ideoloji aşılayıcı
yazılar da değil ha! Özgürlükten bahsediyordum, haktan
bahsediyordum, insanların nerelerde, nasıl öldürüldüğünden
bahsediyordum. Polislerin kayıt dışı cinayetlerinden, kaza süsü
verilen ölümlerden, yani vahşetten bahsediyordum. İşkenceden,
insanlara aşılanmaya çalışılan kötü düşüncelerden,
toplumu ya da belli bir sınıfı kullanmaya çalışan, cebi para
dolu kodamanlardan bahsediyordum Emre. Yalnızca düşünüyor ve
yazıyordum işte. Ve bu bile birilerinin zoruna gidiyordu.
1
Eylül 1980 günü Aslı ile bir arkadaşımıza eğlenmeye
gitmiştik. Bu arada o zamanlar dört katlı bir apartmanda
kalmaktaydık. Her neyse. Gece arkadaşlardan çıkıp evimize doğru
yol almaya başladık. Yaşadığımız sokağa girdiğimizde ise
alevler aldı gözümüzü! Çığlıklar, siren sesleri
yankılanıyordu sokakta. Bedava ekmek dağıtıyorlarmış gibi
yangına doğru koşan meraklı vatandaşlar! Ve evimiz... Evimiz
yanıyordu...
İtfaiye
erleriyle konuştum. Komşuların anlattığına göre beş tane genç
önce taş ile camlarımızı kırmışlar, sonra ise yanlarında
getirdikleri yirmiden fazla molotof kokteylini evin içine atmışlar.
Onları durdurmaya çalışan komşulardan birisini ise vurmuşlar.
Ve evimiz işte; kül olmuş.
Arkadaşın
eve gittik. Aslı hem ağlayıp hem de söyleniyordu: “Faşist
köpekler!” “Hayvanlar!” “Evimizden ne istediniz?”
“Kurtulamayacaksınız!” “Şerefsizler!” Ben de arkadaşlarla
olayın kritiğini yapıyordum. Bana ülkenin içinde bulunduğu
durumun vahimliğini tekrar hatırlatıp “Gidin!” dediler. “Sizi
yaşatmayacak bunlar. Bir süre saklanın, olaylar durulana kadar.
Sonra geri dönersiniz.” İlk başta bu düşünceye karşı
çıktık ama yazılarımı mektupla da ulaştırabileceğimi ve hala
buradaymış gibi faal olacağımı da söylediklerinde İstanbul’u
terk etmeye karar verdik.
Ve
buraya geldik işte. Biz buraya geldikten dört gün sonra ise DARBE
oldu. Bir daha ne o gazete çıktı ne başkası. Bütün kitaplarımı
toplatıp yakmışlar. O günden sonra yazdığım ve yayımlanan bir
kaç tane kitap var; işte senin köylülerin gördüğünü
söyledikleri; onlar da roman ve şiir kitapları. Bir de gazete
demişler ya, gene köşe yazıyorum bir gazetede ama pek sesimin
çıkmasına izin vermiyorlar.
İşte
böyle Emre. Buralara bu yüzden geldik zamanında...”
Hüzünlenmişti
Devrim. Kendini kötü hissettiğini, bir süre dinlenmek için
odasına çekildiğini söyledi. Akşamı sabırsızlıkla
beklediğini de ekledi tabi. Ben ise oturduğum divana uzanarak biraz
dinlenmeye çalıştım.
Uyku,
beni akşama daha hızlı ulaştıracaktı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)